• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  SOHBETLER  |  FİNANS  |  İHALELER  |  BORSALAR  |  RESMİ GAZETE

“Uluslararası düzeni koruyun, istikrarı güçlendirin, çok taraflı olun”

07 Ekim 2020 Çarşamba 07:00
12
14
16
18

“Uluslararası düzeni koruyun, istikrarı güçlendirin, çok taraflı olun”

   ► Ahmet Üzümcü, Dünya Barışı için büyük ülkelerin siyasi liderlerine çağrıda bulundu.

           SEDA GÖK     
     Ahmet Üzümcü, Türk diplomasisine 40 yıl hizmet etmiş bir isim. Ama biz onun ismini 2013 yılındaki Nobel Barış Ödülü ile duyduk.
     Ahmet Üzümcü, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü(OPCW)’nde iki dönem genel direktörlük görevini yürüttü. Görev yaptığı süreç içerisinde de Örgüt, 2013 yılı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.  
     Ödülü örgüt adına alan Üzümcü, o süreci bütün ayrıntılarıyla anlattı. Nobel Barış Ödülü ile başlayan röportajda dünya barışı için yapılması gerekenleri konuştuğumuz Üzümcü, siyasi liderlerin düzen koruyucu ve istikrarı güçlendirici çabalara odaklanması ve çok taraflılığa önem vermesi gerektiğine vurgu yaptı. Üzümcü, “Siyasi liderler düzen koruyucu ve istikrarı güçlendirici çabalara odaklanmalı, çok taraflılığa önem vermeli. Dünya Barışı, büyük devletlerin öncü liderliği ile mümkün olabilir” diyor.
     Türkiye’nin diplomasi gücünü yeterince kullanamadığına da dikkat çeken Üzümcü,  “Türkiye aslında hem bölgesinde hem dünyada yapıcı, olumlu katkılarda bulunabilecek çapta bir ülke. Fakat bu rolü yeterince oynamadığını düşünüyorum. Uluslararası örgütlerde ve kuruluşlarda, çok taraflı girişimlerde Türkiye daha aktif bir rol üstlenebilir” diyor.
    Üzümcü, Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda ise “Avrupa Birliği şu ana kadar maalesef siyasi alanda, uluslararası ilişkiler alanında beklenen rolü oynayamadı” diyor. Ahmet Üzümcü ile Nobel Barış Ödülü’nün hikâyesi üzerinden dünyadaki kimyasal silahsızlanma gerçeği, bu konuda gelinen nokta, Türkiye’nin dünya diplomasisindeki yeri ve yapılması gerekenlere ışık tuttuk.

Sizi tanıyabilir miyiz?
     İzmir’de yetiştim. İzmir Saint-Joseph Fransız Ortaokulu’nda sonra İstanbul’da  Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudum. Babam beni ortaokula gönderdiğinde Fransızca öğrenirim ve o zaman küçük çapta yapmış olduğu ticareti birlikte büyütürüz diye düşünmüştü.
     Galatasaray Lisesi’ne gittikten sonra fikrim değişti ve diplomat olmaya karar verdim. 1970 yılında Ankara’ya tek başıma giderek Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. O dönem malum biraz karışık bir dönemdi. Öğrencilik yıllarımız maalesef sağ-sol kavgası ile geçti. O şartlarda dahi mümkün olduğunca öğrenimimizi aksatmadan sürdürmeye gayret ettik. Mezun olduktan sonra bir yıl Fransa’da Avrupa Hukuku üzerine lisansüstü çalışma yaptım. Bilahare Dışişleri Bakanlığı’nın sınavına girdim ve başarılı oldum. 1976 Haziran ayında Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. Askerliği de sayarsak 34 yıl hizmet ettikten sonra 2010 yılında uluslararası bir göreve gittim.
     34 yıllık Dışişleri kariyerimde birçok yerde görev yaptım. Mesleğimi her zaman çok sevdim ve bir gün dahi pişman olmadım. Babam, başlangıçta çok tereddütle karşılamasına rağmen ilk büyükelçiliğim olan İsrail’e geldiğinde o da iyi bir seçim yaptığımı kabul etti. Üç yıl Tel Aviv’de görev yaptıktan sonra NATO’ya daimi temsilci olarak atandım. Bakanlıkta ikili siyasi ilişkilerden sorumlu müsteşar yardımcılığı görevinde bulundum. Bilahare, Cenevre’ye Birleşmiş Milletler nezdinde daimi temsilci olarak gittim. O dönemde OPCW görevinin açıldığını duydum ve Bakanlığın onayıyla başvuruda bulundum. Bakanlığın da desteğiyle yedi aday arasından Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü(OPCW)’nün genel direktörlüğüne seçildim. Son 8 yılımı iki dönem olarak orada tamamladım. 2018 yılı Temmuz ayı sonunda bu görevim sona erdi.

Örgüt, 193 ülkenin üye olduğu bir yapılanma. Bu son 8 yıllık görev süreci size ne gibi tecrübeler kazandırdı?
     Mesleki deneyimim bana birçok uluslararası örgütü tanıma, çalışma sistemlerini inceleme imkânı verdi. Bunlarla kıyasladığımda Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün(OPCW)  iyi çalışan bir örgüt olduğunu söyleyebilirim. Birleşmiş Milletler sistemi dışında özerk bir kuruluş. Aslında genç bir örgüt, 1997 yılında çalışmaya başlamış. Fakat görev yönergesinin sınırlı, amaçlanan hedeflerin çok açık ve yeterli kaynakların sağlanmış olması başarısını kolaylaştırmış. Bir de tabii, üye ülkelerin yakın zamana kadar birlikte hareket edebilmeleri, tek hedef etrafında birleşmiş olmaları, siyasi mülahazaların karar alma sürecini olumsuz yönde etkilememiş olması önemli faktörler. Suriye meselesine kadar gerçekten, ülkelerin siyasi öncelikleri veya tercihleri karar alma sürecini etkilemiyordu, aralarında bir bölünme yoktu. İlk öncelik de mevcut kimyasal silah stoklarının OPCW’nun denetimi altında imhasına verilmiş. OPCW bu alanda çok başarılı, stokların yüzde 97’den fazlası imha edilmiş durumda. Amerika’da yüzde 3 gibi bir stok kaldı. 2023’e kadar onlar da imha edilecek.
     Kimyasal silah stoku deyince, insanın tahayyül etmesi biraz güç olabilir. Rusya en büyük stoklara sahipti, silahlar yedi ayrı yerde depolanmış, ikinci büyük stoklara sahip  ABD’nin de öyle. Rusya’nın ki 39 bin ton, ABD’nin de 29 bin ton. Çok büyük miktarlarda ve bunlar havadan atılan bombalar, füzeler, roketler veya top mermilerine, çeşitli mühimmatlara yerleştirilmiş sinir gazları dahil öldürücü zehirli kimyasal maddeler. Neyse ki bu silahlar hiç kullanılmamış. İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış olsalardı büyük bir felaket olurdu. Bazıları nükleer silahla kıyaslamak istiyor.

Bu kıyaslama doğru değil mi?
     Bu doğru bir kıyaslama olmaz. Nükleer silahın yapacağı tahribat gerçekten çok daha büyük, ona şüphe yok. Dört yıl önce Japonya’nın daveti üzerine Hiroşima’ya gittim.1945 yılında atom bombası atıldığında çocuk yaşta olan bir hanımın öyküsünü dinledim. Gerçekten çok acıklı. Büyük bir felaket yaşanmış, umarım tekrarlanmaz. Fakat kimyasal silah da bir kitle imha silahı ve savaşta kullanılması hem askerlere, hem sivil halka çok büyük zarar verebilirdi. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık bir milyon kişinin kimyasal silaha maruz kaldığı ve bunlardan 90-100 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Hemen hepsi asker. İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmama nedenleri bağlamında, Hitlerin 1. Dünya Savaşı’nda kimyasal silaha maruz kaldığı ve dolayısıyla tekrar kullanılmasını istemediği rivayeti var. Churchill’ın bir aşamada kullanmak istediği fakat askeri komutanların buna engel olduğu söyleniyor. Savaşan taraflarda aynı silahların olması, dolayısıyla benzer şekilde mukabele edilmesi beklendiği için karşılıklı caydırıcılığın oluştuğu da bir gerçek. Sebeplerinden ziyade kimyasal silahların tekrar kullanılmamış olması insanlık açısından önemli. İmha edilmeleri de kuşkusuz memnuniyet verici bir durum.

Bunlar kullanılmamış ama depolanmış!
     Bunlardan kurtulalım demişler, bakımlarının maliyeti yüksek, kullanımı ahlaki açıdan güçleşmiş ve askeri açıdan etkinliği azalmış silahlar. Önce ABD ve Rusya ikili düzenlemeler yapmışlar. Sonra çok taraflı bir sözleşmenin daha yararlı olacağına  karar vermişler. Bu iradenin oluşması için uzun bir süre gerekmiş. Cenevre’deki müzakereler 1970’lerde başlamış. İlerleme yavaş olmuş.1987 ve 1988’te Saddam rejiminin İran’a ve kendi halkına karşı kimyasal silah kullanması müzakereleri hızlandırmış. Soğuk savaşın sona ermesinin de olumlu katkısı olmuş. Malum,1989’da duvarlar yıkıldı ve 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı. Bu gelişmelerin de etkisiyle Cenevre’deki müzakereler 1992’de olumlu şekilde sonuçlanıyor. Ortaya çıkan sözleşme 1993’te Paris’te imzaya açılıyor. Büyük devletler bir siyasi hedef, siyasi irade etrafında birleşebilmişler, diğerleri de onları izlemişler. Sözleşmeye taraf olan ülkeler eşit haklara sahipler. Nükleer alanda durum farklı. Biliyorsunuz beş ülkenin yasal olarak nükleer silah bulundurma imkânları var. Oysa kimyasal silahlarda hiçbir ülkeye böyle bir imkân tanınmamış ve her ülke kimyasal silah geliştirme, üretme ve depolama imkânından mahrum bırakılmış. Küresel bir yasaklamaya gidilmiş. Bu çok önem taşıyor.

Fransa modelinde gördük, “Güvenlik amaçlı elimde bir miktar tutacağım” dedi. Diğer ülkeler özelinde de baktığımızda gerçekten herkes olması gereken doğru rakamları mı örgüte verdi?
     Bir ülke sözleşmeye taraf olduğu zaman belli süre içinde deklarasyonda bulunuyor ve kimyasal silahlara sahipse onların hangi cinsten ve ne miktarda olduğunu bildirmek zorunda. Ayrıca 1945 yılından itibaren bütün kimyasal silah çalışmaları hakkında, araştırma geliştirme de dâhil bilgi verme yükümlülüğü var. Öte yandan, her ülkenin kimyasal silahlar konusunda koruma amaçlı olarak araştırma yapma imkânı var. Fakat bu laboratuvar tesislerinde çok küçük miktarlarda kimyasal silah veya toksik kimyasal madde üretmeyi gerektiriyor. Onlara karşı ne şekilde korunulabileceği araştırılıyor. Dolayısıyla bunlar limitlerin altında kalan miktarlar. Kimyasal silah üretme amaçlı araştırma yapılması ise yasak.

Bu deklarasyonların gerçek olup olmadığı nasıl doğrulanabilir?
     Teşkilatın bir doğrulama mekanizması var. Ben teşkilatın başına geldiğimde 200 kadar müfettiş vardı, daha sonra bu sayı ihtiyaçlara paralel olarak azaldı. Bunlar daha ziyade kimya mühendisi veya kimya sanayinde çalışmış kişiler. Aynı zamanda, aralarında mühimmat uzmanları da bulunan asker kökenli görevliler vardır. Örgütte göreve başladıktan sonra hepsi belli bir eğitimden geçiyorlar. Örgütün tek görevi mevcut stokların imhasını denetlemek değil aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerinde teşkilat açısından önem taşıyan kimya sanayi tesislerinin de gerçekten deklarasyonlara uygun biçimde üretim yapıp yapmadıkları kontrol ediliyor. Rutin denetimlere ilave olarak bir de baskın denetim var. Bir ülkenin yükümlülüklerine uymadığından kuşku duyulursa bu yönteme başvurulması mümkün.

Uluslararası silahsızlanma nasıl sağlanabilir?
     Ülkelerin savunma amaçlı silah programları olması, kendi silah sanayilerini kurmaları, ürettiklerinin yanı sıra bazı silah sistemlerini ithal etmeleri  son derece doğal . Bunlar devam edecek ve gelecekte bu durum değişmeyecektir. Mutlak, topyekûn bir silahsızlanma gerçekçi değil. Ama savaşın, silahlı çatışmaların kaçınılmaz vahşetini azaltmak amacıyla bir takım uluslararası sözleşmelerle bazı silah türleri yasaklanmış durumda. Buna kimyasal ve biyolojik silahlar dahil, insanlara karşı kullanılan kara mayınları, misket bombaları dahil. Bir antlaşmayla da nükleer silahların yayılmasının önlenmesi amaçlanmış. Bu sözleşmelere her ülke taraf değil, örneğin mayın sözleşmesine Türkiye taraf ama misket bombalarını yasaklayan sözleşmeye taraf değiliz.
     Öte yandan, silahlı çatışmalarda sivillerin zarar görmemesi için gerekli uluslararası yasal düzenlemelerin yapılması önem taşıyor. Cenevre protokolleriyle savaşlarda nelere dikkat edilmesi gerektiği bir şekilde düzenlenmiş. Bunların ihlali savaş suçu olarak kabul edilmiş. Her ülkenin ve özellikle karar alıcıların bu kurallara uyulmasını sağlamaları gerekiyor. Bazı silah sistemlerinin yasaklanması tabi ki önemli ama diğer silahlar kullanılmaya devam edilirken uluslararası hukuk kurallarına riayet edilmesi önem taşıyor.

Türkiye’nin bu konudaki karnesi nasıl? Özellikle son Barış Pınarı Harekâtı’nda daha fazla bu başlığı duyduk.  Türkiye’nin kimyasal silah kullandığına dair terör örgütünün yorumları oldu. Bu konudaki nasıl bir gerçeğimiz var?
     Türkiye, kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesine taraf ülkelerden. Sadece 8 ülke kimyasal silah stoku bildirmişti. ABD ve Rusya’dan bahsettim 6 ülke daha var. Türkiye’nin kimyasal silah stoku yokmuş ve üretim faaliyetlerinde de bulunmamış. Dolayısıyla böyle bir silahı, Silahlı Kuvvetler’in envanterinde görmek mümkün değil.
     Suriye’deki kullanım iddiası anladığım kadarıyla beyaz fosfor dediğimiz maddenin kullanımına ilişkin bir iddiaydı. Beyaz fosfor aslında silahlı çatışmalarda aydınlatma amaçlı kullanılan bir madde ve kimyasal silah sayılmıyor. Tabi ki onun da insanlara karşı kullanılmaması lazım, çünkü yakıcı bir madde. Yetkililerce bu tür iddiaları yalanlayan karşı açıklamalar yapıldı. Bunları uzmanların incelemesi gerekir.

Google’da Ahmet Üzümcü diye arama yaptığımda dış politikadaki bu kadar tecrübeye karşılık karşımıza OPCW Genel Direktörlük görevini yürüttüğünüz süreçte örgütün aldığı Nobel Ödülü ile ilgili haberler çıkıyor. Görev yaptığınız süreçte Örgüt’ün Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi sonrasında hayatınızda neler değişti?
     2010 yılında  Genel Direktörlük görevini üstlendiğimde, örgüt içinde yapılan danışmalarda üye ülkeler tarafından, en büyük stoklara sahip Rusya ve ABD’deki imha çalışmalarının hızlandırılması  gerektiği savunuluyordu. Sözleşme müzakere edilirken imha çalışmalarının süresi 10 yıl olarak saptanmış, ama gerekirse 5 yıl daha uzatılması hususunda mutabık kalınmış. Fakat aradan 15 yıl geçmiş ve büyük ölçüde teknik nedenlerle Rusya ve ABD sözleşmenin bu maddesini uygulayamamışlar ve ortaya siyasi bir sorun çıkmış. Uzun ve hararetli bir tartışma süreci sonunda uzlaşıya varıldı ve söz konusu iki ülkeye ek  süre tanındı. Ben de o dönemde ABD ve Rusya Federasyonu ‘na bu imha çalışmalarını hızlandırmaları yönünde telkinde bulundum. 2012 yılında, Lahey’deki temsilcilerine, örgütün bu alandaki başarısının belki de Nobel barış ödülüyle taçlandırılabileceğini söylemiştim. Nitekim öyle oldu ama yine de bizim açımızdan büyük ve güzel bir sürprizdi.2013 yılında Nobel Barış Ödülü adayları arasında olduğumuzu açıklamadan sadece bir gün önce 9 Ekim’de öğrendik.

Hiç mi öncesinde bilgi almadınız?
     Bir gece önce örgüt olarak internette adımızın dolaştığını gördük. Ertesi sabah ben rutin Suriye toplantısındaydım. Her sabah Şam’daki ekibimizle görüşüyordum. Özel kalem müdürüm geldi, “Oslo’dan aradılar ama resmi açıklamayı saat 11’den önce yapmamamızı istiyorlar önce onlar yapacaklarmış” dedi. Kimsenin şaka yapmadığına eminsiniz değil mi? diye sordum. Emin olduğunu söyledi. Saat 11.00’de Nobel Barış Ödülü Komitesi tarafından açıklama yapıldı. O sabah Oslo’dan bir televizyon ekibi gönderilmiş, çünkü gelenek öyleymiş. İlk mülakatı Norveç ulusal televizyonunun yapması gerekirmiş. Mülakatı yaptıktan hemen sonra o dönemki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanımız Davutoğlu   aradılar. Hollanda Kralı aynı gün büyük bir buket çiçek ve tebrik mektubu gönderdi. Ben de Lahey’de saat 14.00 gibi bir basın toplantısı yaptım.

Unutamadığınız an hangisiydi?
     Basın toplantısındaki kalabalığı hiç unutamayacağım. Basın ajansları toplantıyı yarım saat ertelememizi istediler. Çünkü Londra ve Brüksel’den ekipler gönderdiler. Çok büyük bir basın topluluğu önünde örgüt olarak duyduğumuz gururu ve memnuniyeti anlattım. Nobel Barış Ödülü örgütün kimyasal silah stoklarını imhadaki başarısı dolayısıyla verildi.

Niye bu vurguyu yaptınız?
     Çünkü orada bir karışıklık var, Suriye’yle ilgili  deniyor ama Nobel Komitesinin açıklamasına bakıldığında OPCW’nun kimyasal silah stoklarının imhasındaki başarısından söz ediliyor. Zamanlama olarak Suriye’deki operasyonla çakıştığı doğru, ama ödülün sebebi o değil.
     - Bu süreçte haksız eleştirilere de maruz kaldınız. Özellikle AK Parti cenahından belli bir eleştiriyle de karşılaşıldı ama burada siz özellikle altını çiziyorsunuz. Mesele Suriye değil mesele tamamen 1997’den bugüne kadar gelen başarı…
     1997’den 2013 yılına kadar örgütün, son derece tehlikeli bu silahların imhasını gerçekleştirebilmiş olması takdir edildi. Tabii ki üye ülkelerin bu başarıda payı çok büyük, hemen söylemek lazım ama örgüt de bu süreci teknik açıdan desteklemiş ve denetimleri etkin biçimde gerçekleştirebilmiş.
     Ödülün Suriye misyonuna dolaylı bir yararı oldu. Suriye’de konuşlandırılan elemanlarımızın moralleri yükseldi. Çatışmaların devam ettiği bir dönemde tamamen gönüllü olarak gittiler. Aksi halde kimseyi oraya gitmeye zorlayamazdık. Gönüllü bulmakta hiçbir zorluğumuz olmadı.  Ben 20-25 kişi göndermeyi hesaplarken kaç kişi gitmeye hazır dediğimizde 60 kişi çıktı. Rotasyona tabi tutulup geri dönenler tekrar gitmeye hazırlardı. Nobel ödülünün moral açısından çok yararı oldu. Ülke temsilcileri ödülü almaya benim gitmemin uygun olacağını söylediler. Üye ülkelerden de temsilciler götürmek istedim. Her coğrafi bölgeden ikişer büyükelçi seçmelerini istedim. Amerika ve Rusya büyükelçilerini büyük miktarda kimyasal silah imha eden ülkelerin temsilcileri olarak davet ettim. Benden önceki direktörü davet ettim. Eşim ve kızım da bana refakat ettiler. Oslo’ya 25 kişilik bir ekiple gittik. Ben eşimle birlikte bir gün önce seyahat ettim. Bizi hava meydanından şehre kadar büyük bir konvoyla götürdüler, güvenlik amacıyla bütün yollar kapatılmıştı. Oslo’nun en eski ve en şık otelinde konuk edildik. Otelin etrafındaki muazzam kalabalık tarafından alkışlarla, büyük tezahüratla karşılandık. Bu aslında beklemediğim bir şeydi. Nobel Ödülleri arasında, sadece Barış Ödülü’nü Norveç veriyor. Diğer tüm Nobel Ödülleri İsveç’te çeşitli komiteler tarafından değerlendirilip veriliyor. Norveç bu görevi Alfred Nobel’in vasiyeti olduğu için üstlenmiş ve çok ciddiye almışlar. Beş kişilik komite parlamento tarafından seçiliyor ve bağımsız olarak hareket ediyorlar. Üyeler mesleklerinde başarılı ve dürüst tanınan kişiler.

Gerçekten bağımsızlar mı?
     Gerçekten bağımsız hareket ettiklerini şöyle öğrendik; ilk akşam geleneksel olarak sadece ödülü alacak kişi ve eşi, komite üyeleri ve genel sekreterin katıldığı bir yemeğe davet ediliyorlar. Beş komite üyesi, genel sekreter ve eşimle sekiz kişilik küçük bir yemekti. Yemek sırasında çalışma yöntemlerini anlattılar. Yılda en az yedi kez toplanıyorlarmış, kendilerine 250 civarında aday gösteriliyormuş ve bunları yavaş yavaş eleyerek bir kısa liste hazırlıyorlarmış.
     Bu süreçte sadece kendi bilgileriyle ya da değerlendirmeleriyle yetinmeyip, danışmanlar vasıtasıyla bilgi derlediklerini ve hatta daha önce örgütte çalışmış bazı kişiler ile temas ettiklerini öğrendik. Örgütün gerçekten ödüle layık olup olmadığını enine boyuna değerlendirmişler.
     Beş kişi bir odada oturup, “Şunu mu seçsek, bunu mu seçsek” demiyorlar. Uzun süreli bir bilgi derleme ve değerlendirme sürecinden sonra karar aldıkları anlaşılıyor. Hiçbir siyasi müdahaleyi de kabul etmediklerini söylediler. Bazı ülke büyükelçileri gidip “bizim adayımızı seçseniz çok iyi olur “ gibi girişimlerde bulunuyorlarmış. Bunları nazik bir şekilde dinliyoruz ama dikkate almıyoruz dediler. Anlattıklarının doğru olduğunu düşünüyorum ve inanmamak için bir sebep görmüyorum.

Aslında siz hiç ödülü beklemiyormuşsunuz, niye?
     O sene Nobel Barış Ödülü’nü beklemeyişimizin başlıca sebebi, bir yıl önce ödülü Avrupa Birliği’nin almış olmasıydı. İki yıl üst üste uluslararası kuruluşların ödüllendirilmesini beklemiyorduk, sürpriz oldu. Fakat en hoş olanı, otelin önünde biriken kalabalık içindeki bir vatandaşımızın “Sayın Üzümcü sizinle gurur duyuyoruz” diye oradan bağırmasıydı. Sonra kendisini de gösterdi, teşekkür ettim. Yurtdışındaki vatandaşlarımız zor koşullarda yaşıyorlar, özveriyle çalışarak hayatlarını kazanıyorlar. Bir Türk diplomatının Oslo’ya gelerek ödülü alacak olması belli ki onları da memnun etmiş ve gururlandırmış.

Bu tecrübeyi, bilgi birikimini bundan sonra nasıl değerlendirmeyi, genç kuşaklara nasıl aktarmayı planlıyorsunuz?
     Öncelikle gençlerimize bazı önerilerim olacak. Maalesef gençlerimiz arasında “Türkler dünyada kötü tanınıyor, eşit imkânlar sağlanmıyor, o yüzden de bizim başarılarımız sınırlanıyor” gibi bir algı var. Bu bence doğru değil. NATO Sekretaryası’nda çalıştığım dönemde 38 yaşındaydım. Bir mülakat sonucunda işe alındım. Üye ülkelerden gelen kişilerin görev yaptığı çok uluslu bir çalışma ortamıydı. Bana farklı davranmadılar. Hiçbir zaman yabancı meslektaşlarımdan bir eksiğim olduğunu düşünmedim. Bir rekabet ortamı olduğu doğru ama eşit şartlarda bulunduğunuz sürece sakıncası yok. Bu sadece bizim diplomasi mesleğinde değil, eminim başka meslekler için de geçerlidir. Büyük uluslararası şirketlerde çalışan yüzlerce gencimiz var. Mademki küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz, gençlerimizin bu gibi algıları değiştirmelerini ve ortaya çıkabilecek fırsatları en iyi şekilde değerlendirmelerini tavsiye ediyorum. Uluslararası kuruluşlarda, şirketlerde, çok uluslu ortamlarda görev yapmanın iyi bir deneyim olduğunu düşünüyorum.
     Eğitim sistemimizin mutlaka gözden geçirilmesi gerekiyor. Bugünkü dünyada yabancı dil öğrenmeden özellikle İngilizce bilmeden mesleki bir rekabete girmek, uluslararası planda başarı kazanmak mümkün değil. Yurtdışında çalışan Türkler birçok alanda başarılı olabilmişler ama sayıları çok az. Bu durumu değiştirmek için resmî makamlarımızın özel bir çaba göstermeleri gerekiyor. Dünyaya açık, yabancı dil bilen gençler yetiştirmemiz lazım. Eğitime yapılan yatırımın getirisi her zaman yüksek olmuştur. Buna en iyi örnek Güney Kore’dir.
     OPCW ‘daki sekiz yıllık dönemde  ve Dışişleri Bakanlığındaki görevlerim sırasında edindiğim deneyimleri yarı anı, yarı analitik bir çalışmayla genç kuşaklara aktarmak istiyorum. Bunu kısa bir sürede gerçekleştiremeyebilirim ama önümüzdeki birkaç yıl içinde yapmak istiyorum. Bunun bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu tür çalışmalar maalesef az, Batı dünyasında siyasi liderlerin anıları çok yayınlanmıştır ama diplomatlar bu konularda biraz tembeller, tabii gizlilik sınırlamaları da var.

Önümüzdeki 20-25 yıllık süreç içerisinde dünyada barışı konuşabilecek miyiz?
     Önümüzdeki 20 yılda ne olacağını kestirmek tabi ki zor, beklenmedik gelişmeler oluyor. Günümüz dünyasının bence en zorlu kısmı, öngörülebilir bir dünya olmaktan çıkması. Geçmişte, örneğin Soğuk Savaş döneminde durağan fakat öngörülebilir ve istikrarlı bir dönem yaşamıştık. Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde de olumlu bir gidişat vardı ama şimdi görüyoruz ki uluslararası düzen maalesef zarar görmeye başladı. Bu durum silahsızlanma alanında olduğu gibi diğer konularda da geçerli.

Silahsızlanma konusunda mı öngörülebilir durumda değiliz?  
     Sadece silahsızlanma konusunda değil. Silahsızlanmadan barışı doğrudan etkileyebilecek bir alan olduğu için söz ettim. Ticaret konusunda da ABD ve Çin arasında bir savaş, genel olarak Çin’in bölgesinde ve dünyada yükselişi var. Çin’in istikrar bozucu bir büyük güç olup olmayacağı sorusu zihinlerde kaygı uyandırıyor. Büyük güçler arasındaki dengelerin değişmesinin diğer ülkeleri nasıl etkileyeceği merak konusu. Bu durum şimdilik ekonomik, ticari konularda tezahür ediyor ama güvenlik ve askeri alanlara da sıçrayabilir. Vekâlet savaşları dediğimiz, özellikle Orta Doğu’da, Suriye, Yemen ve Irak’ta örneklerini gördüğümüz son gelişmeler büyük insani ve maddi zararlar yol açmanın yanı sıra bölgenin istikrarını olumsuz etkiliyor. Artan ekonomik güçlükler, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, insanların günlük hayatlarını doğrudan etkileyen sorunları beraberinde getiriyor. Bütün bunlara baktığımızda önümüzdeki 20-25 yılı kestirmek zor. Fakat benim naçizane tavsiyem siyasi liderlerin kurallara dayalı uluslararası düzeni koruyucu, istikrarı güçlendirici alanlara odaklanmaları. Bu konuda çok taraflılığa öncelik tanımaları ve uluslararası örgütlere destek vermeleri gerekiyor.

Çok taraflılık niye önem taşıyor, karar alma süreçlerini uzatmaz mı?
     Tabi ki karar alma süreci zaman alır yani diyelim ki iki ülkenin oturup bir anlaşmaya varmaları 15 gün 1 ay bazen daha kısa olabilir. Çok taraflı olduğu zaman bu aylar bazen yıllar alabilir, birçok ülkenin pozisyonları arasında uzlaşma aranır, ancak bu gerçekleştiği zaman etkileri çok daha fazla, küresel düzeyde hissediliyor. Ben her zaman çok taraflılığı benimsemişimdir. Bu tür girişimlerin zayıflatılması değil aksine güçlendirilmesi gerektiğini ve dünya barışına hizmet ettiklerini düşünüyorum.
     ABD, Rusya ve Çin’in liderlik rolü üstlenebilecekleri bir takım süreçlerle barış ve istikrarı güçlendirmek mümkün olabilir. Bu büyük devletlerarasında oluşacak ortak bir iradeyle mümkün olabilir.

Diplomatik tecrübelerinizi de göz önünde bulundurduğumuzda Avrupa Birliği’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
     Avrupa Birliği şu ana kadar maalesef siyasi alanda, uluslararası ilişkiler alanında beklenen rolü oynayamadı. Bunun çeşitli sebepleri var, Almanya gibi büyük bir gücün, malum Avrupa Birliği içinde en büyük ekonomik güç, liderlik yapması bekleniyor. Oysa bu ülkenin çok çekingen bir tutumu var. Almanya özellikle askeri müdahalelerde rol almak istemiyor,  tarihi sebeplerle. Bu tür birliklerde, kuruluşlarda bazı ülkelerin liderlik rolü üstelenmeleri gerekiyor. Bu liderlik Avrupa Birliği’nde şu anda yok yani Almanya, Fransa ortak liderliği beklenen bir gelişme fakat bu gerçekleşmiyor. Fransa’nın böyle bir rolü tek başına üstlenmesi ise mümkün değil. Bazen de ulusal çıkarların ortak bir tutum almalarını güçleştirdiğini görüyoruz. Oysa, Avrupa Birliği, ekonomik, teknik yardım programlarını da kullanarak dünyanın çeşitli bölgelerinde istikrarı ve barışı güçlendirici düzenlemelere katkıda bulunabilir. Silahsızlanma girişimlerinde daha aktif davranabilir. Ekonomik bakımdan bir dev olmakla beraber, siyasi açıdan küresel bir oyuncu olmaktan henüz uzak.

Türkiye’nin diplomasi konusundaki karnesini nasıl yorumlarsınız?
     Türkiye’nin diplomasi gücünü yeterince kullanamadığı kanaatindeyim. Uluslararası örgütlerde, kuruluşlarda, çok taraflı girişimlerde Türkiye’nin daha aktif bir rol oynayabileceğini ama bunu şu ana kadar gerçekleştiremediğini düşünüyorum.

Bunun sebepleri nedir?
     Türkiye’nin özellikle siyasi ortamdan da kaynaklanan sebeplerle fazla içine dönük olduğunu düşünüyorum. Uluslararası planda neler oluyor, pek izlenmiyor; Batı dünyası ve Asya’da, ki Asya çok önemli bir bölge oldu son zamanlarda. Doğrusu bunların yakından bilinmediğini. takip edilmediğini, Türkiye’ye olabilecek yansımalarının yeterince değerlendirilmediğini üzülerek görüyorum. Tabii, sadece olası olumsuz etkiler üzerinde durmamalıyız ,ne gibi olumlu katkılarda bulunabiliriz, ne şekilde yararlanabiliriz  diye bakmak lazım. Türkiye aslında hem bölgesinde hem genel olarak dünyada yapıcı, olumlu katkılarda bulunabilecek çapta bir ülke. Fakat bu rolü yeterince oynamadığını düşünüyorum.

Sivil toplum kuruluşları özelinde baktığımızda da yani sadece çatı kuruluşlara, örgütlere üye olmak değil karar verme mekanizmalarında daha etkin bir şekilde rol almak gerektiği… Doğru mu anladım?
     Evet, maalesef Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları çok zayıf… STK’ların Türkiye’de yeterince gelişmediğini gerek üye sayıları bakımından,  gerek kaynaklar bakımından yetersiz kaldıklarını görüyoruz. Oysa demokratik toplumlarda STK’ların rolü çok önemli ve ülkemizde bu rol tam olarak kavranmış içselleştirilmiş değil. Biraz da siyasi nedenlerden kaynaklanan çekingenlik var galiba. Bunu bir şekilde gidermek lazım. Bu sadece uluslararası konularda, ekonomik konularda değil her alanda büyük bir eksiklik.


+ Benzer Haberler
» “Turquality, ‘Kazan-Kazan’ bakış açısıyla fırsat olarak görülmeli”
» Markalaşma Yolunda Turquality Hikâyesi...
» “Destek verilirse toparlanmamız hızlı olur”
» Sağlık bilgisi veren akıllı maske dönemi
» “Yaş meyve sebze sektörünün yol haritasında değişime ihtiyaç var”
» Çalışan sadakati için Hizmetkâr Lider olun
» ‘Tarımda 4. Devrim’ dünyanın açlık sorununu çözecek
» Tarımda yeni bir üretim seferberliği başlatmalıyız
» İşyerinde mutluluk: Başarı, gurur ve güven
» Teknik ve akademik eğitimi harmanlıyor Sanayiye ‘can suyu’ oluyor


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 31.10.2020
  Ticaret 30.10.2020
  Ticaret 29.10.2020
  Ticaret 28.10.2020
  Ticaret 27.10.2020
  Ticaret 26.10.2020
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni