• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Kariyer  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  TİCARET SOHBETLERİ  |  FİNANS  |  İHALELER  |  TİCARET BORSALARI  |  RESMİ GAZETE

İSG, işletmeye 1’e 10 kazandırıyor

19 Eylül 2017 Salı 07:00
12
14
16
18

İSG, işletmeye 1’e 10 kazandırıyor

   ► TİCARET Sohbetleri köşemin konuğu olan İşyeri Hekimleri Derneği Başkanı Kayınova: İSG alanında harcanan 1 TL, o işletmeye 10 TL olarak geri dönüyor. Yani esasında İSG yatırımları bir kazanım alanı.

           SEDA GÖK / ANKARA      
     İşyeri Hekimleri Derneği Başkanı olan İşyeri Hekimi/Halk Sağlığı Bilim Uzmanı Dr. Atınç Kayınova, İş Sağlığı Güvenliği(İSG) konusunda ülkemizdeki kurumsal işletmeler hariç binlerce işverenin henüz konunun farkında olmadığını söylüyor. Kayınova, “İSG alanında harcanan 1 TL, o işletmeye 10 TL olarak geri dönüyor. Yani esasında bir kazanım alanı İSG yatırımları” diyor.
     İş sağlığı konusunda Türkiye’de halen her ne kadar bir hastalıktan bahsedilse de esasında tazminat yani sermaye çatışması yaşandığına değinen Kayınova, işçinin tek sermayesi olan sağlığı ile işverenin kar beklentisinin çatıştığını belirtiyor. Kayınova, “Örgütlü olmayan, işsizlik korkusu ile her iş ve ortamda çalışmaya razı olan işçi için yakın süreçte bir kazanım oluşması şu an için zor. Ancak bu tablo esasında uzun erimli olarak işvereni vuracak” diyor. Kayınova ile meslek hastalıkları konusunda Türkiye’nin gerçeğine, yaşanan sorunlara ve yapılması gerekenlere ışık tuttuk.

Mesleklere özel hastalıklar var mı? Hangi meslek grubu hangi hastalıklara daha açık?
     Çalışma yaşamının iki temel sorunu vardır. Bunlardan birincisi ve maalesef ülkemizdeki algı ile sanki tek sorunmuş gibi görülen iş kazalarıdır. Oysa meslek hastalıkları tanımlaması ile ikinci bir başlık vardır ki içi çok geniştir ve dünyadaki rakamlara bakıldığında sıklık, sakat bırakma ve ölüm yönünden iş kazalarından daha önde bir çalışma yaşamı sorunudur. Ayrıca bu hastalık tanımlaması sadece meslek hastalığı değil, işle ilgili hastalıklar ve iş yüzünden kötüleşen hastalıklar şeklinde de ILO tarafından ayrıca sınıflandırılmıştır. Bu genel bilgi ışığında sorunuza dönersek tabi ki mesleklere özel hastalıklar vardır. Çalışan o işi yapmasa, o madde ile temas etmese, o şekilde çalışmasa, o aleti kullanmasa vb. maruziyetleri olmasa yaşadığı sağlık sorunu/hastalık gelişmeyecek. Örneğin bir maden işçisi tozla temas etmese pnömokonyoz hastası olmayacak, makinede çalışan tekstil işçisi işitme kaybı yaşamayacak, bir ameliyathane temizlikçisi hepatit B/C hatta HIV/AIDS olmayacak gibi.

     Meslek hastalığı ve iş ilişkisi için bugün en önemli argüman risk değerlendirmesi. Nitelikli bir risk değerlendirmesi ile o işletmede hangi çalışanın, hangi etkene, ne kadar süre, ne dozda maruz kaldığını ortaya koymak mümkün. Günümüzde endüstriyel faaliyetlerin iç içe geçmiş olması sebebi ile neredeyse tüm sektörlerde her tür meslek hastalığını görmek mümkün. Meslek adı ve hastalık ilişkisini bir başlıkta sınıflamak bugün için eksiklik yaratır. Her işletmede fiziksel, kimyasal, ergonomik, psikososyal, biyolojik risk faktörlerinin olduğu kabulü ile o işletmeye özel olarak işyeri hekiminin meslek hastalığı yönünden risk değerlendirmesi sürecinde etkin rol alması ile meslek-hastalık kurgusu işletmeye özel tanımlanmalıdır. Ama örneğin sağlık çalışanlarında biyolojik risk faktörlerine bağlı hastalıklar, örneğin tüberküloz, hepatitler görülebilirken güvenlik görevlileri, pilotlar, madencilerde psikososyal risk faktörlerine bağlı hastalıklar, örneğin stres kökenli anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, depresyon, intihar, kalp damar sistemi hastalıkları görülebilir. Ya da kimya sanayiinde çalışanlarda astım, işitme kaybı, kanserler görülürken, mortoperforatör kullanan bir belediye işçisinde karpal tünel sendromu görülebilir. Bir de çok atlanan işe bağlı hastalıklar var. Mesleki olarak doğrudan bir etken/etkilenme/hastalık ilişkisi yok ancak işin yürütümü sonucu ortaya çıkan ve toplumda o işi yapmayan diğer insanlarda da görülebilen hastalıklar bunlar.  Örneğin stres yükü sebebi ortaya çıkan hipertansiyon gibi, ya da gürültüye bağlı ortaya çıkan uyku bozukluğu gibi.  Diğer bir iş/hastalık ilişkisi de şöyle. Örneğin çocukluğundan beri astımı olan bir çalışanınız var. Hafta sonunu gayet rahat geçiriyor ancak Pazartesi öğlen işyerinde nefesi tıkanıyor. Bu da işin kötüleştirdiği hastalıklar.        

Sizce çalışma yaşamının tarafları meslek hastalıkları konusunda ne kadar bilinçli? İşyeri hekimlerinin meslek hastalıkları konusunda tutumları ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
     Bilinç kavramı eğitim odaklı bir kavramdır. Bilginin olmadığı, eksik olduğu, hatta bilgilenme ihtiyacının oluşmadığı bir ortamda davranış değişikliği beklemek yanlış olur. Sadece bu yönü ile bakarsak bile gerek yasa koyucuların, gerek işçilerin gerekse de işverenin meslek hastalıkları yönünden derin bir bilgi açığı mevcut günümüzde. Bilen de yanlış biliyor. Çünkü meslek hastalığı denince akla ilk gelen tazminat. İşveren bu sebeple ilgilenmediği gibi öğrenmek ve işçisine de öğretmek istemiyor genel olarak. İşçi işsiz kalma korkusu ile meslek hastalığı tanısı alana kadar pozitif katkı koyarken maalesef sosyal devlet ilkelerinin çalışma yaşamında meslek hastalığının uzun erimli sonuçlarını kapsamaması sebebi ile işçi de tanı almaktan kaçıyor. Süreç net bir çıkar çatışması esasında. Bu tanı sürecinin içinde Devleti temsil eden SGK ise %10 maluliyet barajı üstünden bir sınırlama koyunca sahadaki yansıması hem kısa vadede hem uzun vadede kötüye gidiyor.

     Bugün için bunu gören bizim gibi kurumların seslerini kimse duymuyor ancak ne zaman SGK Kısa Vadeli Sigortacılık Kolu özelleştirilirse o gün herkes yanımıza gelecek. Şu an için her ne kadar bir hastalıktan bahsedilse de esasında tazminat yani sermaye çatışması var. İşçinin tek sermayesi olan sağlığı ile işverenin kar beklentisi çatışıyor. Örgütlü olmayan, işsizlik korkusu ile her iş ve ortamda çalışmaya razı olan işçi için yakın süreçte bir kazanım oluşması şu an için zor. Ancak bu tablo esasında uzun erimli olarak esas işvereni vuracak. Gerek 4857, gerekse 6331 ve gerekse de 5510 sayılı yasalar hatta Borçlar Kanunu açıkça işvereni her türlü iş sağlığı güvenliği önlemini almakla sorumlu kılıyor. 6331 sayılı yasa kapsamında görevlendirdiği işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanları kanunlarda tanımlı defterlere yazarak ya da herhangi bir yazılı bildirim yolu ile işverene tehlikeleri, olasılıklarını ve sonuçlarını bildirip gerekli önlemleri de göstererek yapılması gerektiğini bildirdikleri anda sorumluluklarını yerine getirmiş oluyorlar.

     6331 sayılı yasayı ilk çıktığında işverene “pazarlayan”(!) bir grup OSGB (Ortak Sağlık Güvenlik Birimi) maalesef bu iki profesyoneli görevlendirdiği anda işverenin derdi tasası kalmıyor gibi anlattılar. Bugün onlar sektörde yok artık, ama kirlettikleri bir ortam kaldı. Bunun düzelmesi için de birkaç işverenin canı yanacak. Ki yanıyor da. 20’şer 30’ar, hatta 300–400 işçisi birden meslek hastalığı tanısı alan işyerleri var. Bu süreçte maalesef bilgi eksikliği olan ya da sermaye/sermaye ilişkisi içinde gerçeklerin üstünü örtmeye çalışan OSGB’ler, işyeri hekimleri de var. Tabi ki onlar da kaçınılmaz bir şekilde yaptıkları ya da yapmadıklarından sorumlu tutulacaklar, hatta tutuluyorlar. Ama şunu söyleyebilirim ki benim başkanı olarak temsil ettiğim İşyeri Hekimleri Derneğimizin üyeleri için söyleyebileceğim en net bilgi, Türkiye’deki tanısı konulan, bildirimi yapılan, üstü örtülmeyen, işçisinin kandırılmadığı, işverenin tüm yönleri ile bilgilendirildiği meslek hastalığı vakalarının neredeyse tamamı üyelerimizin çalıştığı kurumlardan.

     Bakınız burada bir ironi de var, hemen eklemek isterim. Meslek Hastalığı tanısının nasıl konulacağını belirleyen ana kanun 5510. Ve o kanunun tanımlar kısmında “işyeri hekimi” yok. Yani zaten kanun koyucu o işletmedeki etkenlerden dolayı gelişebilecek meslek hastalıklarından şüphelenecek, sağlık muayenesi ve tetkik-taramaları o şüphe çerçevesinde yaptıracak, işçi ve işvereni o riske yönelik eğitecek, bilgilendirecek, hastalığı olan işçiye işe dönüşte en uygun işi belirleyerek istihdamına ve sonuçta o işletmenin de devamına karar verecek işyeri hekimini en baştan yok saymış. Bakınız meslek hastalığı ile ilgili tüm eylemler işyeri hekiminde başlar işyeri hekiminde biter. Kısaca şunu söylemek mümkün Türkiye’deki iş sağlığı mevzuatı meslek hastalıklarını önleme, ortaya çıkartma ve takip etme yönünden kadüktür. Bugün mevzuat meslek hastalıklarını önlemenin önündeki en büyük engeldir.

Ülkemizde yılda kaç kişi meslek hastalığına yakalanıyor? Sayıların çok az olmasının sebepleri neler?
     Bakınız burada çok ilginç bir ülke gerçeği var. İnsanlar KOAH, astım oluyor, çok çeşitli kanserlere yakalanıyor, kalp krizi geçiriyor, sağır oluyor, ciltlerinde yaralar bereler hatta kanserler gelişiyor, hepatit oluyor, HIV/AIDS oluyor, karaciğer yetmezliği gelişiyor, şarbon, Brucella vb. hastalıklara yakalanıyor ve hatta sakat kalıp ölüyorlar ama neredeyse hiç biri mesleki olarak kayıt altına alınmıyor. Mesela bir AVM’nin danışma deskinde görevli bir çalışan günde 500 tane çekiliş kaydı yaparken karşısına gelen insanların aksırma, öksürme gibi eylemleri sonrasında 2–3 gün içinde nezle – grip vb. şikayetleri olsa ne dersiniz? Mesleki mi, evet, o işi yapmasaydı o insanlarla bu şekilde kontrolsüz ve sık teması olacak mıydı, hayır, hastalandı mı, evet, işe gidebildi mi, hayır. Bakınız bu bir meslek hastalığıdır, tazminat gerektirir mi, hayır. Çünkü tazminat oluşması için sürekli iş göremezlik kavramı geçerli. Bu bilgiler ışığında rakamlara dönersek sizin de dediğiniz gibi rakamlar gerçekten düşük.

     Son yıllarda 300–500 dolayında gezen yıllık yeni meslek hastalığı vakası sayısının Türkiye için bekleneni 40–120 bin insan. Ama bu şu algıyı getirmesin, bunların hepsi tazminat gerektiren vakalar değil. AVM çalışanı örneği gibi esasında birçok vakanın tazminat havuzu ile ilişkisi olmadan meslek hastalığı tanısı alabiliyor olması gerekli, ancak bu olmuyor. Diğer yandan tazminat hukuku yönünden de süreç içinde sayısal hareketlenmeler var sistemin belirleyicisi bir sağlık kurumu değil, sigortacılık kurumu. SGK Meslek Hastalıkları Kurulu son karar verici, sorunun da ana kaynağı burada. Esasında son dönemde Ankara ve İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanelerinde 8–9 bin dolayında vakadan bahsedilir oldu. Yani aksak da olsa bir tıbbi tanı süreci var. Biz hekimleri ilgilendiren kısmı da bu tıbbi tanı süreci. Hastalıktan bahsediyorsak eğer yetkinliği olan, bilgisine güvenen, laboratuvarına güvenen her hekim meslek hastalığı tanısını özgürce koyabilmeli, bildirimi zorunlu bir hastalık şeklinde Sağlık Bakanlığına bildirebilmelidir. Tazminat vb. süreçlerden sağlık sistemi arındırılmalı ve tüm sağlık kurumlarında bu tanı konulabilmelidir. Tazminat baskısı hekimler ve sağlık kurumlarının üstünden kaldırılmalı, işyeri hekimleri meslek hastalığından şüphelendikleri vakaları özgürce sevk edebilmeli, işsiz kalmamalıdır. İşten çıkartmaların, OSGB üstünden hekim değiştirmelerin önü kesilmelidir.     

En çok hangi dönemde hangi hastalıklar görülüyor? Yaza özel hastalıklar var mı? Klimalar nasıl etkiliyor?
     Biyolojik etkenlerin mevsimsel dağılımı var tabi ki. Kışın nezle, grip, pnömoni gibi hastalıklar sık görülürken yazın da enteritler, mantar enfeksiyonları, legionella hastalığını görmek mümkün tabi. Sizin de belirttiğiniz gibi yaz döneminin önemli bir sorunu klima kökenli bir hastalık olan Legionella Pnömonisi. Maalesef ülkemizde klima bir kere takılıyor ve arıza yapmazsa ömrü bitene kadar aynı filtre ile hiç temizlenmeden, dezenfeksiyonu yapılmadan kullanılıyor. Sulu sistemle ısı düzenlemesinin yapıldığı her türlü ortamda (işyeri, avm, otel, restoran, hastane vb.) sistemin özelliklerine ve büyüklüğüne göre süre kısalmakla birlikte 1 yıldan daha uzun olmayan aralıklarla profesyonel bakım, temizlik, değişim, dezenfeksiyon işlemleri yapılmazsa ağır bir zatürre olan Legionella Pnömonisinin insanlarda görülebilmesi mümkündür. Bir de su sebillerinden bahsetmek isterim ki, su sebilleri de önemli bir bulaş kaynağıdır ve en geç 3 ayda bir yine profesyonel ekiplerce temizliği sağlanmalıdır. 1-2 sebili olanların kendileri de temizlik yapabilir. İşyeri hekimlerinin önerileri ile bu işlemi kendilerinin yapmaları mümkündür.

İşyerleri bu tür hastalıklar için nasıl önlemler alabilir?
     Öncelikle biyolojik tehlike nedir, ne dozdadır, kimler etkilenebilir vb. sorulara cevapların verildiği ve buna karşılık önlemlerin belirlendiği hastalık odaklı bir risk değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Bilinen risk değerlendirmesi metotları içindeki çarpanlarla bir biyolojik etkene yönelik sorunu belirlemek ve önlem geliştirmek mümkün değil. Klasik bir proses/alet/iş için yapılan tehlike/olasılık/risk kavramından ayrı olarak işyeri hekiminin çalışan odaklı, biyolojik etkenin ne olduğu, nasıl bulaştığı, ne dozda olursa ne gibi bir sorun/hastalık olacağı sorularının yanıtlandığı bir değerlendirme yapmalı işyeri hekimi. Sonuçta bu bilgiler ışığında önlemleri işletmeye özel geliştirmeli. Ortak kullanım alanlarının hijyeni, genel temizlik kurallarının uygulanması, gıda güvenliğinin sağlanması, gerekli ise portör muayenelerini yaptırmak, hijyen eğitimi alınması, toplu yaşam kurallarına uyumun sağlanması, eğitim, bağışıklama, içme ve kullanma sularının kontrolü, riskli ortamlar ve riskli çalışanların gerekli test tetkiklerinin nitelikli olarak yapılması, artık ve atıkların kontrolü, acil durumlara yönelik planların yapılmış olması, tarafların bilgilenmiş olması, acil durumlar için gerekli aşı ve antitoksinlere ulaşımın sağlanması vb. sayılabilir.

     Bağışıklama ile ilgili gerek ulusal gerekse de uluslararası rehberler mevcut. Hangi riske karşı, hangi aşının, kime kaç doz yapılacağı bu rehberlerde bulmak mümkün. Sağlık Bakanlığının erişkin bağışıklama programında da tüm aşılar teker teker yazılmış vaziyette. Yani demem o ki elde her şey var. İşveren bir çalışanını ömür boyu koruyacak bir aşıyı yapmak yerine hastalanmasına göz yumduğunda esasında önce kendi cebini vuruyor. Aşılar çok ucuz, oysa bir tüberkülozun, bir hepatit B nin, hatta komplikasyon gelişmiş bir gripin tedavisi hem çok pahalı, hem çok uzun ve hem de iyileşme garantisi yok.
     Özetlersek bu konuda işyerlerinin yapması gereken en önemli iş, çalışanlarına nitelikli ve sürekli bir sağlık gözetiminin yapılmasını sağlamaktır. Bunun içinde hem çalışanların rutin kontrolleri hem de çalışma ortamının sağlıklı olması geliyor. Birçok defa kanıtlanmıştır ki sağlık gözetimimin iyi yapıldığı işyerlerinde hem çalışan memnuniyeti hem de işin verimi artmıştır.

Sizin gördüğünüz kadarı ile işyerleri çalışanlarının sağlığı için ne kadar tedbir alıyor? Klima temizliği, İşyeri temizliği, Bağışıklama ve Sağlık taramaları vb. ne kadar yaygın?
     Bu sorunuza tek ve genel bir yanıt vermek mümkün değil. Maalesef kurumsal işletmeler hariç çoğu işletmenin bu önlemleri kağıt üstünde aldığını söyleyebilirim. Gerek iç gerekse de dış denetim sürecinde çok net ortaya çıkıyor bu tür sahte uygulamalar maalesef.  Zaten 6331 sayılı yasa çıktıktan sonra yasanın sürekli ötelenmesi ciddi bir sorun. Bir önemsizleştirme, değersizleştirme süreci oluşuyor bu ötelemelerle. Ülkedeki işyerlerinin dağılımı ve işçi sayılarına bakıldığında nerdeyse yasanın tamamının ötelendiğini söylemek bile mümkün son öteleme ile. Çünkü şu an için yasanın yürürlükte olduğu işletmeler zaten hem İş Kanunu hem de Umumi Hıfzısıhha Kanunu vasıtası ile 6331 sayılı kanundan önce de İş Sağlığı ve Güvenliği yönünden personel çalıştırması, önlem alması gereken işletmelerdi. Ayrıca hem 6331 sayılı yasanın içindeki maddelerin ve hem de yasaya atıfla çıkarılan yönetmeliklerin en etkin maddeleri de değiştirildi, kaldırıldı. Binlerce işletme için şimdi elde iki veri var: Sıklıkla işletme gerçeklerinden uzak, kes-kopyala-yapıştır tarzı hazır risk değerlendirmeleri ve emekli, işe gitmeyen, sadece sertifikası olan işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanları. Sonuçta miktarı düşük de olsa almadığı hizmete ücret ödeyen bir işletme gerçeği üstünden baktığımızda sizin yukarıda sorduğunuz önlemleri alan işletme sayısı maalesef şu an için pek mutlu edici bir rakam değil.

     Ancak öyle kurumlar var ki genel temizlik, gıda güvenliği, içme ve kullanma suyunun güvenliği, atıkların yönetimi, sulu sistem klimatizasyonun bakımı ve temizliği, bağışıklama, genel sağlık taramaları yönünden sadece ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde etkin çalışıyorlar. Ama bunlar maalesef çok az. Esasında Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi üstünden baktığımızda sorunuz çok değerli. Ancak ne işçi, ne işveren ve maalesef ne de İş Teftiş Kurumu’nun müfettişleri “önce insan” kavramı içinde yeme, içme, tuvalet, banyo vb. en temel fizyolojik ihtiyaçları giderme yönünden bakmıyorlar sürece. Varsa yoksa teknik değerlendirme. Eğitim var mı, kağıt üstünde varsa var kabul ediliyor. Oysa çalışan o klimanın kendisini pnömoni yapabileceğini biliyor mu acaba? Sormuyorlar. Onlar böyle olunca da işyeri hekimi bile olmayan ya da yasal süre olan ayda 5 dakika gibi sürelerle çalışan işyeri hekimleri de bu temel sorunu göz ardı ediyorlar. Oysa hem kolay, hem çok etkin olabilen yöntemlerle çalışanları bulaşıcı hastalıklardan korumak çok mümkün.

- Bağışıklama derken…
     Bağışıklamayı biraz açarsak, sadece işyerlerinde ve/veya sadece ülkemizde değil tüm dünyada erişkin bağışıklaması tam olarak oturmuş bir kavram değil maalesef. Bağışıklama aslında bir insanın tüm hayatı boyunca sürmesi gereken dinamik bir konu. Çünkü bir insanın yaşamı boyunca risk altında olduğu durumlar yaş, cins, iş, hobiler, alışkanlıklar, medeni durum, seyahatler, kronik hastalıklarını varlığı vb. birçok faktöre göre değişkenlik göstermekte. Bu da bağışıklama uygulamalarının ömür boyu sürmesinin temel gerekçesi. Bakınız CDC’nin bir yayını var. 1900–1999 yılları arasında Halk Sağlığı için yapılan en iyi 10 uygulamanın sıralamasında bağışıklama 1. sırada gelmekte. İnsan hayatına etki eden en önemli koruyucu hizmet olarak değerlendirilmiş.  Tek başına bu veri bile aşı ile bağışıklamanın ne kadar önemli olduğunu göstermekte. İşyerlerinin bu konuda yaptığı önemli işler var, ancak, işyerlerinde risklere göre aşılama programlarının oluşturulması ve yaygınlaştırılarak sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekli.

     Mevcut erişkin bağışıklama rehberlerinin çalışma yaşamı yönünden ülkemize revizyonu gerekli. Bu yönde yapılacak her türlü çalışmanın içinde Derneğimiz görev almaya hazır. Çok yetkin işyeri hekimlerimiz var bulaşıcı hastalıklar ve bağışıklama konusunda. Bu sayede sahanın tek uygulayıcısı olarak işyeri hekimlerinin işi kolaylaşırken, ülkemiz insanının sağlığı korunarak tedavi kaynaklı ekonomik yük azalacak, ölüm sakat kalım vb. sebeplerden oluşan tazminatlar, maluliyetler azalacak,  tüm tarafların uzun erimli çıkarları korunmuş olacaktır.
     Sağlık taramaları artık bir piyasa ürünü. Bu sebeple yaygın olarak yapılıyor demek mümkün, ancak nitelik sorunu var bu alanda da. Maalesef akredite olmayan kurumlar, iş sağlığının amaçlarını kapsamayan test tetkikler yaparak yanıltıcı iyi ya da gerçeğe uymayan kötü sonuçlar üretiyorlar. Bu durumda işçi sağlığını ve hatta işini kaybederken işveren ödediği bedelin karşılığını alamadığını bilmediğinden meslek hastalıkları olgularında yıllar sonra ek ödemelerle karşılaşıyor, SGK’nın tazminat sistemine ise gerçekte önlenebilir iken yanlış ve eksik test tetkikler sonucu yeni yükler biniyor.      

Psikolojik hastalıklar, örneğin depresyon, panik atak vb. hastalıklarla ne sıklıkta karşılaşıyorsunuz? Bu konuda işyerlerine düşen görevler nelerdir?
     Esasında toplumdaki anksiyete bozukluğu, depresyon, intihar vb. birçok psikolojik sağlık sorununun kökeninde sıklıkla çalışma yaşamından gelen kök sebepler var. Günümüz dünyasında özellikle mobbing uygulanan insanların giderek sayılarının arttığı, bu insanların neredeyse her sektörden, her iş kolundan olduğu, beyaz yaka/ mavi yaka ayrımı olmadan tüm çalışanları kapsadığı gözleniyor. Ayrıca sendikasız çalışan, sosyal güvencesiz çalışan, düşük ücretle çok çalışan, vardiyalı çalışan, gece çalışan, teknik İSG önlemlerinin alınmadığı kurumlarda çalışan insanların stres kökenli olarak hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, diyabet, obezite, alkol ve madde bağımlılığı, uyku bozukluğundan intihara kadar giden bir yelpazede psikiyatrik hastalıklar yaşadığını da görüyoruz.

     İşveren ve temsilcilerinin öncelikle bu konuya ilgi duymaları, yönelmeleri gerek. Ana yöntem stres yönetimi eğitimi tabi ki. Ayrıca işyerinde sağlığı geliştirici her türlü faaliyetin psikososyal olumlu yansıması da oluyor. Bakınız psiko sosyal risk faktörleri ile mücadele bugün için İSG alanında Batı ülkelerinin 1. çalışma alanı oldu. Çalışanın memnuniyetini sağlayacak, işe ve işletmeye özel uygulamaları profesyonel bir ekip desteği ile almak mümkün. Şu çok önemli, maalesef ülkemizdeki kurumsal işletmeler hariç binlerce işveren henüz bunun farkında değil, İSG alanında harcanan 1 TL o işletmeye 10 TL olarak geri dönüyor. Yani esasında bir kazanım alanı İSG yatırımları. Bugünün dünyasında bilgiye ulaşmak da çok kolay. İyi bir araştırma ile çok kısa sürede bir işyerindeki her türlü İSG sorununa yönelik kaynak dokümanlara, ölçeklere, test/tetkiklerin neler olduğuna, bunların nasıl değerlendirileceğine ve sonuçlarına göre nelerin yapılacağına ulaşmak çok kolay. Hemen şunu da ekleyeyim İSGİP’in (Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği Koşullarının İyileştirilmesi Projesi) 8 sektöre yönelik rehber dokümanları, örnek belgeler, hangi sorunda neyin, nasıl yapılacağı, nasıl değerlendirileceği vb. birçok belge ve bilgi ile donatıldı. Çok yakında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından dağıtımına başlanacak. Böyle böyle standardize, sürdürülebilir, ülkemiz gerçeklerine uygun olarak uygulanabilir bir İş Sağlığı ve Güvenliği Gözetim Sistemi kurgulanabilecek.

İşyerinde en sık görülen, en yaygın hastalıklar hangileridir?
     Toplumda en çok görülen hastalıklar doğal olarak işyerinde de çok görülmektedir. Bu yönden bakıldığında dolaşım sistemi hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar en çok görülenleridir. Bir kaçını sayarsak, hipertansiyon, depresif bozukluklar, anksiyete bozukluğu, astım, KOAH, bel ve boyun fıtığı, dermatitler, eklem ağrıları, tendinitler, tenosinovitler, görme bozuklukları, karpal tünel sendromu ve bazı kanserleri görmek mümkün.
     Bulaşıcı hastalıklara ayrı bir yer açmak gerekirse gripal infeksiyonlar, toplum kökenli pnömoniler, tüberküloz, legionella hastalığı, leptospirozis, viral hepatitler, cilt enfeksiyonları, mantar enfeksiyonları, tifo, enteritler, tetanoz vb. birçok farklı biyolojik etken kaynaklı hastalıkları görmek mümkün.

 


+ Benzer Haberler
» Krizleri fırsata çeviren peynir üstadı
» “AB’nin inşaası, ’karttan şatoya’ dönüşmemeli”
» ‘Yetersiz’ iş kolu kalmayacak
» “Sağlığın finansman modelinde revizyon gerekli”
» “Sağlıkta özel sektör yöneticileri kârlılık kıskacı altında eziliyor”
» Endüstriyel temizlik sektörü, ‘Büyük Projeler’ ile atakta
» “Küçük ölçekli sağlık kuruluşlarında birleşme ve satın almaları daha fazla görebiliriz”
» Genç tasarımcı ve markalara ‘Simyacı’ oldular
» “Gereğinden fazla patron, sektöre zarar veriyor”
» Endüstriyel mutfakta ‘açık’ dönem başlıyor


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 23.01.2018
  Ticaret 22.01.2018
  Ticaret 20.01.2018
  Ticaret 19.01.2018
  Ticaret 18.01.2018
  Ticaret 17.01.2018
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni