• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  SOHBETLER  |  FİNANS  |  İHALELER  |  BORSALAR  |  RESMİ GAZETE

“İdam çözüm değil”

03 Ekim 2019 Perşembe 13:00
12
14
16
18

   ► Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorununa değinen Avukat Nuriye Kadan, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını önerdi.

     Türkiye’de 2019’un ilk sekiz ayında bianet’in verilerine göre en az 224 kadın öldürüldü. Kadınlara karşı işlenen suçlarda en çok fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet açığa çıkıyor. Kadın cinayetleri ‘bir anlık öfke’ veya ‘cinnet hâli’ diye olağan hâle getirilmeye çalışılırken, cinayetlerde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin üstü örtülüyor. Avukat Nuriye Kadan, kadın cinayetlerini “planlı bir şekilde kadına, kadın kimliğinden dolayı şiddet ile bir öldürme olayı” olarak tanımlıyor.   
     Kadın ölümleri kimi zaman medyanın gündeminde yer alsa da sosyal medyada, kamuoyunda konuşulur hâle gelse de bir süre sonra unutuluyor. Kadın ölümleri artarken yargılamalarda ‘iyi hâl’, ‘haksız tahrik’ indirimleri ise adalet sisteminin en çok eleştirilen yanı oluyor. Çözüm olaraksa idam dillendiriliyor. Kadan, “İdam olan ülkelere şöyle bir bakın suç oranlarında azalma var mı? Zaten cezalara baktığınızda cezaların uygulanış mantığı caydırıcılıktan gelmektedir. Öldürerek siz onu caydıramazsınız” diyor. Buna koşut sorunların çözümü için İstanbul Sözleşmesi’ne vurgu yapıyor.
     Türkiye’de 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme, kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz ve taciz dahil cinsel şiddet olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini kapsıyor. Sözleşmenin devlete yüklediği sorumluluğa dikkat çeken Avukat Nuriye Kadan’la yargılamalardaki sorunları, sözleşmenin neden uygulanamadığını, hangi önlemlerin alınabileceğini konuştuk. 

Kadına şiddeti tetikleyen geleneksel-töresel yapıdan dildeki şiddete değin pek çok unsur var ama bir de işin yargı boyutu var ki, bu anlamda cinsel istismar davalarından çocuk yaşta evliliklere değin Türkiye’de yargı hep eleştirilegeldi. Burada sorun hukukî metinlerde mi, yargılama pratiklerin de mi?
     En büyük sorun yargı pratiklerinde. Aslında davalar suçun şahsiliği ilkesince bireysel olarak ele alınmalı. Herkese aynı şekilde ceza verilmez. Yapılan ceza indirimleri aslında bir bakıma o suçun işleniş şekline, suçluya göre yasanın hâkimin vicdanına bıraktığı bir indirim sebebi. Ama kadına yönelik cinayetlerde olsun, çocuk istismarlarında olsun toplumun bu anlamda vicdanı ön plana çıkıyor. Doğal olarak niye indirim yapıldığı üzerinde duruluyor. Geçen gün gazete manşetlerinde bir karar vardı. ‘Cinsel istismar sabit ama iyi hâl indirimi verildi’ diye. Bu durum gerçekten vicdanları kanatıyor. Çünkü suç sabit. Mahkemeye takım elbiseyle geldi, kravat taktı diye ‘iyi hâl’ indirimi yapmayı ben uygun görmüyorum açıkçası. Burada mahkemelere çok büyük rol düşüyor aslında.

Yasa sabit ise bu anlamdaki kafa karışıklığı nereden çıkıyor?
     Ceza indirimi konusunda özellikle haksız tahrikte, suçun yapılış şekline, kişiye ve oradaki duruma göre mahkemeler bir yorum katıyor. Ama matbu kararları, mutlaka hepsinde ‘iyi hâl’ verilecekmiş gibi kararları eleştiriyoruz biz. Bunun iyi irdelenmesi gerekir. Suçun infial yarattığı duruma göre bile… Bakın olayda hunharca bir öldürme olayı var. Mahkeme de sanık ‘iyi hâl’ sergilediği için indirim yapıyor. Bunu hiç kimse kabul edemez. O yüzden bunun toplumda karşılığı sert bir şekilde oluyor.

Kadın cinayetleri bir ‘cinnet hâli’ değil
Türkiye’deki kadın cinayeti davalarında hangi suçlar çoğunlukta?
     Kadınla ilgili olanların temelinde yaşam hakkına bir müdahale var. Öldürme olayı var. Medyaya da yansıdığı gibi son zamanlarda cinayetler planlı programlı. Fail cezaevinden çıkıyor. Çıkınca yanına ipinden bandına bir yığın suç aleti alıyor. Hatta elinde pompalı tüfekle gidiyor, kadının molotof kokteyli atarak evden dışarı çıkmasını sağlıyor. Çıkınca da kadını öldürüyor. Planlı bir şekilde kadına, kadın kimliğinden dolayı şiddet ile bir öldürme var.

Kadın cinayetlerinin ‘cinnet hâli’ olarak değerlendirilmesi nelerin üstünü örtüyor?
     Öyle bir yaklaşımın temeli, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan bir durum. Cinayetler genellikle ya boşanmış kişiler ya da kadın erkek partnerler arasında meydana geliyor. Erkek kabullenmek istemiyor, kadının kendi yoluna devam etmek istediğini. Kadın özgürlüğünü eline almak istiyor hâlbuki. Yani boşanmış, yeni bir yaşam kuracak kendisine. Ama erkek ‘hayır’ diyor, ‘sen yeni bir yaşam kuramazsın. Boşanmış olsan da benim kontrolümde olmalısın. Benim istediğim gibi yaşamını devam ettirmelisin.’ Erkek kadının ayakları üzerinde durmasını, kendi yaşamı hakkında karar vermesini istemiyor. Aksi durumda müdahale ediyor. Cinayetlerin temelinde bunlar var. Yoksa bir anlık öfke veya bir ‘cinnet hâli’ filan değil.

‘Cinnet’ diye nitelendirilmesi masumlaştırmayı da beraberinde getiriyor olabilir mi?
     Hatta şöyle bir şeye dayandırılıyor. ‘Nafaka ödemek zorunda kalan eski eş maddî sebeplerden dolayı bir öfke hâline giriyor. O yüzden kadını öldürüyor.’ Ya da eski eş velayet konusunu gündeme getirerek ‘Çocuğun velayeti kadında. Kadın çocuğunu göstermiyor’ diyor. Pek çok sebep üretilmeye çalışılıyor. Ama kadın cinayetlerinde temel sebep bunlar değil. Şimdi bir de bunlar gerekçe gösterilerek nafaka ve velayet konusunda birtakım düzenlemeler getirilmeye çalışılıyor. Hiç gereği yokken, hiç ihtiyaç yokken. Bilmek gerekir ki temel sebep kadına yönelik bakıştaki zihniyetten kaynaklanıyor. En çok bakış açısını değiştirmeye ihtiyaç var.

Kültürel kodlar ne kadar etkili bu bakışta?
     Ataerkil sistemden gelen bir kültür var. Kadın-erkek eşitliği kabullenilemiyor. O yüzden bu sonucun taşları örülüyor. Bunu da bir bakıma toplum da destekliyor. Çünkü kadın cinayetleri toplumsal bir olay. Kadına bakış açısı bireyselden öte bir durum. Toplumun dayattığı roller var. Eğer siz o rollerin dışına çıkmak isterseniz, ‘hayır çıkamazsın’ deniyor. Arkasından ölüme kadar giden şiddet geliyor.

O rollerim dışına çıkanlar ‘marjinal’ kabul ediliyor?
     ‘Aile yapısına uymayan hareketlerde bulunmak’ gibi ceza davalarında pek çok örneği var bunun; ‘haksız tahrik’ konularında... Kadın ölmüş zaten kendini savunamıyor. Ama erkek ya ‘benim erkekliğime laf etti’ ya da ‘kırmızı ruj sürdü’ diyor. ‘Kadın çalışıyor olsa bile ev işini yapar’ deniliyor. Bu gerekçelerin her biri toplumun dayattığı rollerle ilgili. Toplumda tırnak içinde belirtmek gerekirse, ‘ahlak değerleri’ açısından baktığınızda ‘Kadın kocasının izin verdiği oranda sokağa çıkar veya çıkmaz’ diye bir anlayış var. Kırmızı ruj bile eğer bir tahrik sebebiyse veya öldürmeye sebepse… Türkiye toplumunda gelinen yer nerede düşünün…

Cezayı veriyoruz ama cezayı etkinleştirmiyoruz
Her gün bir kadının öldüğü coğrafyada Emine Bulut cinayetiyle kadın ölümleri yeniden konuşulmaya başlandı. Çözüm olaraksa idam dillendiriliyor. İdam gerçekten bir çıkış yolu olabilir mi?
     İdam kesinlikle bir çözüm yöntemi değil. Siz ne kadar cezayı artırırsanız artırın bu cinayetlerin sonlanmasına sebebiyet veremezsiniz. İdam olan ülkelere şöyle bir bakın suç oranlarında azalma var mı? Zaten cezalara baktığınızda cezaların uygulanış mantığı caydırıcılıktan gelmektedir. Öldürerek siz onu caydıramazsınız. O yüzden de caydırıcılık konusunda baktığımızda yasalarımızda yeterli oranda cezaları var. Öldürmeye ilişkin cezalar zaten belli. Ama ‘iyi hâl’ indirimleri… Bu konuda kadın cinayetlerinde bir bakıma cimri davranılması gerekir. Aynı şekilde ‘haksız tahrik’ indirimleriyle ilgili de uygulamada çok sıkıntılar var. Sanığın ölmüş kadının arkasından suçlayıcı ifadelerine göre indirimler yapılıyor. Bunların da yapılmaması lazım.

Şimdi bir de af konuşuluyor değil mi?
     Tabiî işin bir boyutu da af. Toplumumuzun genel sorunu da bu. Cezaları veriyoruz ama bir beş yıl sonra ‘nasıl olsa bir af çıkar’ diye düşünülüyor olabilir. Nitekim de çıkıyor bu aflar. Bir yandan idamdan bahsediliyor bir yandan aflardan… En azından aflarda kadına yönelik bir cinayet, şiddet suçları bunun içine alınmamalı. Biz cezayı veriyoruz ama cezayı etkinleştirmiyoruz. Şu kadar yıl ceza aldı diyoruz ama ondan sonra af çıkıyor.

Cinayetler vahşice yapıldığı için mi bu kadar gündemde yoksa daha önce de böyle miydi?
   İki taraflı söyleyebiliriz; kadın cinayetleri ve şiddet maalesef hep vardı ama çoğaldı da aynı zamanda. Hem çoğaldı hem de toplumda daha çok konuşulur hâle geldi. Tabiî bunda olayları yansıtan medyanın da etkisi var ki biliyorsunuz sosyal medyada hiçbir şey saklı kalmıyor. Korkunç hâle geldi. Dilimiz bile varmıyor söylemeye nasıl yapıldığını. Sosyal medyada da görüntüleri çıkınca… Emine Bulut görüntüler olduğu için görülür oldu. Ama ondan sonra o kadar çok cinayet işlendi ki… Bir an gündeme geldiği gibi bir süre sonra unutuluyor. Temel neden gözden kaçıyor. Neden bir erkek kadını öldürüyor? Bireysel olarak sorunlu olduğu için bunu yapar ama bir de bunun toplumsal boyutu var. Biz bunları incelemeden yalnızca cezalar üzerine odaklanıyoruz.

Koruma kararlarındaki süre kısaldı
Mahkemelerin verdiği koruma kararları ne kadar uygulanıyor?
     Kararın varlığı yalnızca korumaya yetmez ama önemlidir. Kararı alıyorsunuz ama bunun etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi için bir de karakol ayağı var. İşin o tarafı biraz sıkıntılı. Son zamanlarda yasaya aile yapısını bozduğu gerekçesiyle aşırı şekilde saldırı olduğu için kararları son zamanlarda etkin şekilde de alamıyoruz. Yasa diyor ki en fazla altı ay verilir. Eskiden böyle kararlar alınıyordu ama şimdi bir ay, on beş gün; o kadar az veriliyor ki o süreler amacına uymuyor. Çok kısa sürelerle verilmeye başlandı. Elektronik kelepçe riskli vakalarda uygulanabilir belki.  O altyapıyı oluşturmak gerekir. Kişi mahkemenin verdiği sınırı aşarak kadını rahatsız etmeye başladığı an işin kolluk tarafının devreye girmesi gerekir. Yani sistemin bütüncül şekilde işlemesi mevzubahis.

İstanbul Sözleşmesi en kapsamlı hukuk metni
Kadın cinayetlerinin önlenmesi bağlamında İstanbul Sözleşmesi ne anlam ifade ediyor?
     ‘İstanbul Sözleşmesi yaşatır’ diyoruz bir kere. Çünkü bu anlaşma toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yönünde ana hedef. Başta eğitim olmak üzere bu anlayışı yaygınlaştırmalısın diyor. Bunun için de devlete sorumluluklar yüklüyor. Sözleşme şu ana kadar 45 ülke tarafından imzalandı. AB’de 34 ülkede uygulanıyor. Çekincesiz imza koyan ülke de aslında Türkiye. İstanbul’da imzalandığı için adı oradan geliyor. İçeriğine baktığımızda ayrıntılı bir sözleşme bir kere. Dört temel ilkeye dayanıyor: Önleme, koruma, kovuşturma, politika… Öncelikle kadını şiddete maruz kalmaması için politikalar üreteceksin. Sonra koruyacaksın. Tüm bunları yapamadın, kadın bir şiddete maruz kaldı o zaman etkin bir kovuşturma yapacaksın…
     Sözleşmenin yine adli yardım sisteminin kurulması şeklinde devlete getirdiği sorumluluklar var. Bunun yanı sıra şiddetin önlenmesi ve şiddetle mücadele alanında devletin kurumsal mekânizmalar oluşturmasını da zorunlu kılıyor. Diyor ki tüm şiddet mağdurlarının yeterli sayıda uygun ve kolayca erişebileceği ve buralarda kendi anlayabileceği dilde hizmet alacağı kadın danışma merkezleri kuracaksın. Hatta dil konusunda özel bir vurgu var. Mülteci veyahut farklı dillerde iletişim kuran kadınlar açısından bu çok önemli.

“Türkiye’de kriz merkezleri hâlâ kurulmuş değil”
İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli maddeleri neler?
     Kadın sığınma yerleri konusunda birtakım sorumluluklar getiriyor devlete. Salt kadınlara yönelik telefonla yardım hattı kuracaksın diyor. Bence bu saydıklarımdan en önemlisi de cinsel suç mağdurlarına, çocuk tanıklara yönelik destek programı uygulanmasını öngörmesi. Aynı zamanda zorla evlendirmelerle ilgili hükümleri var. Travma desteği ve danışmanlık sağlamak üzere cinsel şiddete ilişkin kriz merkezleri kurulmalı diyor. Bu çok önemli. Sözleşme 5 yıl oldu yürürlüğe gireli ancak cinsel istismar konusunda kadınlara ve kız çocuklarına ilişkin kriz merkezleri henüz kurulmuş değil Türkiye’de. Sözleşme diyor ki ülke çapında 24 saat kesintisiz ücretsiz telefon destek hattı kuracaksın.
     Türkiye’de sanırım 183 numaralı yardım hattı var…
     Ama o bir tek kadına yönelik değil. Pek çok şikâyet konusunu içinde barındıran bir telefon hattı. Sözleşmenin bahsettiği ise kadınlara yönelik tek hat. KADES diye bir telefon uygulaması var, akıllı telefonlarda kullanılabilen bir program. Herkesin hemen yapabileceği bir şey değil. Telefon hattının mutlaka kurulması gerekir.
Bazı çevreler ve Türkiye Aile Platformu diye bir oluşum bu sözleşmeye karşı çıkıyor. Bunun kadın cinayetleri yargılamalarında etkisi var mı?
Sözleşmenin maddelerini incelediğimde ben aile birliğini parçaladığı gerekçesine dair bir hüküm görmedim. Onlar nerede görüyorlar bilemiyorum. Çünkü sözleşme, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alıyor. Eşitsizliğin kadının fıtratında olduğu bakış açısıyla değerlendirdikleri için bunu kabul edemiyorlar. Onu da şöyle söylüyorlar: ev içi şiddete maruz kalan kadının belli kurumlara başvurması, acil uzaklaştırma kararı alınması parçalama olarak görülüyor. Yani deniliyor ki ‘sen şiddete razı ol.’ Aile kurumunu parçalıyor diye bir şey yok burada. Eğer devlet sözleşme temelinde önlem alma noktasında sorumlulukları yerine getiremiyorsa da tazminat yolu açılıyor. Sözleşmenin özü belli mekanizmalar kurularak kadının şiddetten korunması… Ötesinde birtakım şeyler aramak abesle iştigal. 

Kadın örgütlerinin kadın cinayeti davalarına müdahillik talepleri karışıklık getirdiği gerekçesiyle reddediliyor. Siz bu konumda neler dersiniz?
     İstanbul Sözleşmesi bu konuda bir yükümlülük getiriyor zaten. Eğer müşteki istiyorsa… Son zamanlarda iyi kararların çıkması aslında kadın örgütleri ya da sivil toplum kuruluşlarının bu tür davaları takip etmesiyle başladı. Ne kadar sahiplenilirse mahkemelerdeki yargılamalar o kadar kaliteli hâle geliyor. Daha iyi sonuçlar elde edilmeye başlandı. O yüzden kadın örgütlerini bu cinayetler doğrudan ilgilendiriyor.
     Müdahillik konusundaki ilgili hükümde ‘suçtan doğrudan zarar görmesi’ deniliyor. Ret gerekçeleri de bu tür örgütlerin suçtan zarar görmediği şeklinde… Ama aslında baktığınızda özellikle de baroların insan hakları için gerekli çalışmayı yapması gibi bir görevi var. Kadının yaşam hakkı en önemli insan hakkı değil mi? ‘Doğrudan zarar görmedin’ diyerek reddedilmesini olumlu karşılamıyoruz. İlk zamanlar kabul ediliyordu. Şimdi bazı mahkemelerde müdahillikler kabul ediliyor, bazılarında kabul edilmiyor. Kabul edilenler Yargıtay’da reddediliyor. Bu noktada maalesef bir uygulama birliği yok.  

Denetim mekanizmaları nasıl?
     Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete karşı uzmanlar grubu dediğimiz GREVİO diye bir denetim mekanizması var. İstanbul Sözleşmesinin en güzel tarafı da o. Bir ülkenin sözleşme çerçevesinde taraf devletlere belli aralıklarla konuyla ilgili raporlar sunma gibi yanı var. Sözleşme bu anlamda bir denetim mekanizmasına sahip. Neyi ne kadar uyguladın neyi ne kadar yapabildin veya yapamadın diye.

Arabuluculuk sözleşmeye aykırı

     İstanbul Sözleşmesi’nin hükümlerini anlatan Avukat Nuriye Kadan, sözleşme ile kadınlara sığınma hakkı tanındığını söyledi. Ayrıca Kadan, aile hukukunda arabuluculuğun sözleşmeye aykırı olduğuna vurgu yaptı.
     Sözleşme göç ve sığınma konusunda bir kolaylık getiriyor. Yani eğer kadın bulunduğu ülkede şiddet görüyorsa başka bir ülkeye sığınma hakkı var. Yanı sıra geri göndermeme ilkesi var. Yani döneceği ülkede şiddetle karşılaşacaksa geri göndermeme ilkesi de var. Bu yüzden şöyle diyor: Şiddet mağdurlarının cinsiyete dayalı şiddet ile ilgili iltica talepleri kabul edilmeli. İşkence ve insanlık dışı muamele ve cezalandırmaya maruz kalabileceklerin hiçbir ülkeye iade edilmeyeceklerini garanti altına alıyor.
     Bir de tabiî arabuluculuk ve alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının kadına karşı şiddet davalarında uygulanmamasını esas alıyor. Bakın şimdi bir de yakın zamanda bunu getirmeye çalışıyorlar. Arabuluculuk sistemini… Aile hukukunda arabuluculuk aslında sözleşmeye tamamen aykırı. Bir kere eşit olamayan taraflar şiddet gören bir kişinin şiddet uygulayan bir kişiyle aynı masa etrafında toplanıp da bir karar varması düşünülebilir mi? Zaten işin içinde bir şiddet olgusu var. Eşitsizlik var. Ama deniliyor ki şiddet içermeyen… Her boşanma davasının ana temel nedenine gittiğinizde bir şiddet durumu karşımıza çıkıyor. Yalnız fiziksel şiddet de değil, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet… Siz bunun ev içinde olmadığını nasıl kanıtlayacaksınız? O yüzden böyle bir durumda alternatif çözüm yollarının kesinlikle uygulanmaması lazım ki sözleşmeye de aykırı zaten.


+ Benzer Haberler
» Müze ziyaretlerinden 40.1 milyon TL’lik gelir
» İEÜ mezunları çarpan etkisi yaratmaya başladı
» Çocuklar arkeolojik mirası deneyimleyecek
» “İlaç stratejik ürün olarak belirlenmeli”
» Meşe palamudunda kaynak çok, hammadde yok
» “Maxion İnci Jant Grubu yenilikte ve inovasyonda lider”
» Pamukta tek teselli teknoloji
» ‘Harita’da Uzakdoğu’ya ihracat atağı
» “Yabani otların ayırt edilmesi mümkün”
» Sınavlar anlama becerisini desteklemiyor


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 20.11.2019
  Ticaret 19.11.2019
  Ticaret 18.11.2019
  Ticaret 16.11.2019
  Ticaret 15.11.2019
  Ticaret 14.11.2019
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni