• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  SOHBETLER  |  FİNANS  |  İHALELER  |  BORSALAR  |  RESMİ GAZETE

“Hammadde savaşları başlıyor, herkes kendini hazırlasın”

23 Mart 2019 Cumartesi 09:00
12
14
16
18

   ► Prof. Dr. Emre Alkin, “Trump gitmeden ticaret savaşları küresel çapta bitmeyecek”

     Ticaret savaşları, Yeni Ekonomik Program, Blockchain, katma değerli üretim, Türkiye’nin uluslararası rekabette avantaj-dezavantajları, sektörel teşvik ve daha birçok başlık…
     Prof. Dr. Emre Alkin ile ticaret savaşları üzerinden dünya ve Türkiye ekonomisinde yaşananlara yönelik sohbet ettik.
     Aslında ticaret savaşlarına çoktan girmişiz ama Türkiye bunun ne ölçüde farkında? Hatta Alkin’e göre ABD’den önce bu savaşa girmişiz. 
     Zorlayıcı, engelleyici, caydırıcı, korkutucu önlemlerin doğru olmadığını ve bu uygulamaların bir süre sonra ters tepeceğine vurgu yapan Prof. Dr. Emre Alkin, önümüzdeki dönemde hammadde üzerinde ciddi kavgaların başlayacağını söylüyor.
     Alkin, “Her türlü emtia artık ticaret savaşının konusudur. Başta demir-çelik… Ticaret savaşı sadece buzdolabı ile olmaz. Ticaret savaşı sadece otomobille de olmaz. Bu palavra. Yani nihai ürünle ticaret savaşı olmaz. Ticaret savaşı hammaddelerle, ara mallar ile olacak. Herkes kendini hazırlasın” diyor.

Ticaret savaşlarının Türkiye’ye yansımaları nedir? Türkiye burada nasıl bir pozisyon almalı?
     Türkiye, ticaret savaşlarına girmeye karar veriyormuş gibi konuşuyor ama ticaret savaşlarına 2014’ün Ağustos ayından beri girmiş durumda.
Eski Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi zamanında 2014 Ağustos’ta bir genelge ile dış ticaret rejimi değişti.
     Türkiye’de üretilsin ya da üretilmesin her türlü ürünü zaten yüzde 50’ye varan oranda ilave gümrük vergisi koyduk. Aynı zamanda tarife dışı engel de koyduk. Gümrük duvarlarını yükselttik, kırmızı hatları çektik. Aslında biz millete epey bir eziyet ettik. Çok net söyleyeyim; Türkiye Cumhuriyeti ticaret savaşlarına Amerika Birleşik Devletleri’nden bile önce girdi. O yüzden biz de maalesef ticaret savaşlarına çok fütursuzca ve herhangi bir vizyon olmadan girdik. Kafalar da karıştı. Mesela Türkiye’de üretilen ürünlerin bazıları başka sektörler baskı yapıyor diye ithalat vergileri düşürüldü. Ondan sonra Türkiye’de üretim yapmak isteyen insanların hammaddelerine ithalde alınan KDV yükseltildi. Adeta nihai ürün satmayı teşvik etmek yerine nihai ürünü ithal etmeyi daha kolay hale getiren tuhaf bir dış ticaret rejimimiz var. Bir yandan korumacılık yapıp, bazı şirketleri kaslandırmak yerine şişmanlaştırmaya çalıştık; diğer taraftan da Türkiye’de var gücüyle çalışan bazı sektörler var, onların da canını yaktık.
     - Niye?
     Çünkü o sektörlerden mal satın alan adamlar rahatsız oldu. O yüzden Türkiye ticaret savaşlarında ne yapmalı derken; Türkiye’nin başlattığı ticaret savaşlarına karşı ‘Millet acaba ne yapıyor?’ diye de sormak lazım.

Başta Amerikan şirketleri olmak üzere Çin’de yüksek kalitede üretim yapan birçok firma mesela spora destek veren, Türk sporuna milyonlarca dolar para akıtan firmalar dediler ki ‘Siz bizi zarar ettirmeye mi uğraşıyorsunuz? Biz zarar edersek Türk sporuna nasıl sponsor olacağız?’
     Bence çok fütursuzca yapıldı. Sanayi odası ve ticaret odası başkanı oy toplamak amacıyla kendi Oda seçimlerinde Türkiye’nin geleceği için bir şey ifade etmeyen birçok sektörü şişmanlatmaya uğraştı.
     Onları koruma duvarlarının arkasına attı. Sonuç ne oldu biliyor musunuz, yüksek enflasyon. Çünkü bu ürünlerin muadili Türkiye’de üretilmediği için ya da üretilenleri oldukça kalitesiz olduğu için tüketiciyi yüksek fiyata ama muadilinden daha az kaliteli mala mahkûm etmeye çalışan bir anlayış oluştu.
     Enflasyonu da yükseltti. Türkiye Cumhuriyeti 2014 yılından beri yüksek enflasyonun sebebini arıyorsa kendisinin başlattığı, çok da anlamsız bir şekilde yürüttüğü dış ticaret rejimi sebebiyle olduğunu bilmelidir. Türkiye ticaret savaşlarına çoktan girmiş durumda. Artık bunun ticaret savaşındaki mücadele üslubunu akılcı bir düzenleme getirmesi gerekiyor.

Nerede hata yaptık?
     Vizyonsuzluktan hata yaptık. Nihat Bey ve ekibi ‘Cari işlemler açığını biz ithalat vergilerini yükselterek ve ithalatçılara eziyet ederek düşürürüz’ dediler, başaramadılar cari açık rekor kırdı. O yüzden bu vizyonları çöktü.
     - O zaman dış ticarette yeni bir vizyona ihtiyaç var diyebilir miyiz?
     Dış ticarette mutlaka daha akılcı yeni bir vizyona ihtiyacımız var.

Şimdi en çok merak edilen bu savaş ne kadar sürecek?
     Bu savaş uzun sürecek.

Uzun sürecek derken… 5 yıl mı 10 yıl mı, ne kadar sürecek?
     Kısa süreli olmasının tek ihtimali tek şartı; Trump’ın görevden alınması ya da Trump’ın kendiliğinden istifa etmesidir. ABD Başkanı Donald Trump gitmeden bu ticaret savaşlarının küresel çapta biteceğini düşünmüyorum.
     Türkiye’deki bazı sektörlerin de şunu anlaması lazım; bizim için gerekli olan uluslararası rekabettir. Siz yurtiçindeki rakiplerinizi ya da yabancı rakiplerinizi boğmak için Ekonomi Bakanlığı’ndan talep ettiğiniz gümrük duvarları, sizleri yavaş yavaş kalitesizliğe sürükleyecek.
     O yüzden siz uluslararası rekabette üstün olmalısınız. Uluslararası rekabete nihai ürün yetiştirmekte olan insanların da düşük maliyetli üretim yapmasını sağlamak zorundasınız. Dolayısıyla sizin fabrikalarınızda millet mal satın alsın diye başka kimseden almasın diye bakanlıklara ve diğer mercilere yaptığınız başvurular; Türkiye’yi büyük bir enflasyona, büyük bir döviz kuru artışına ve yükselen faizlere götürdü. Yaptığınız kötülüğü anlayın, bundan sonra yapmayın; akılcı olun.

Peki, uluslararası rekabette avantajlarımız ne dezavantajlarımız ne?
     Bizim uluslararası rekabetteki en önemli avantajımız ihracatımızın yarısını Avrupa Birliği’ne yaptığımız için Avrupa’ya olan yakınlığımız ve bugüne kadar da ihracatçımızın sattığı mal ve hizmetlerin standardını kabul edilebilir bir seviyeye çekmiş olmasıdır. Bizim bundan başka hiçbir avantajımız yok. Yani yakınlık ‘proximity’, bir de kabul edilebilir standartta üretim yapmak.
     Fakat dezavantajımız daha fazla. Bunlardan bir tanesi; nihai mal üreticilerinin ara malı, hammadde ve yatırım malı tedarik ettiği firmaların; siyaset üzerinde ciddi baskı yaparak, kapasiteleri yetmese de bu ihracatçıları kendilerine mahkûm etmek için uğraşmaları en büyük tehlike.
     Soruyoruz diyoruz ki,  arkadaş tamam anladık dört beş tane büyük fabrikasınız, siz büyük adamsınız. Peki, siz Türkiye’deki tüm talebe yetişebilir misiniz? Hayır.

Yetişemiyorsanız o zaman niye gümrük duvarı koyuyorsunuz? Çünkü biz rekabet edemiyoruz. Arkadaş sen rekabet edemiyorsan o zaman standardını geliştir, yatırım yap. Cevap, ‘Binlerce işçi çalıştırıyorum işsiz mi kalsın?’ Ya kardeşim senin on yıl sonra var olmayacak fabrikan için seksen milyonu tehlikeye atmanın sebebi ne, motivasyonu ne?
     Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’nde söylediği söz aklıma geliyor. Şahsi menfaatler toplum menfaatinin önüne çıkmamalı. O yüzden 2014 Ağustos ayından itibaren uygulanan dış ticaret rejimi Türkiye’de maalesef şahsi menfaatlerin toplum menfaatleri önüne çıkarıldığı bir durum yaratmıştır. Belki niyeti bu değildi ama bu hale dönüştü.
     Bu dezavantajlara son dönemde alınan kararı da eklediğimizde önümüzdeki dönemde ihracatçı daha mı çok kıskaç altında olacak? 6 ay içerisinde dövizi Türkiye’ye getirin yaptırımı gibi…
     32 sayılı karar, devleti çok iyi bilen ama ihracatı hiç iyi bilmeyen biri tarafından kaleme alınmış. Ama devleti iyi biliyor, parayı nereden tahsil edecek kim nereye başvuracak onu iyi hazırlamış.
     Türkiye’deki ekonomik istikrarı insanları dövizden caydırarak dövizden uzaklaştırarak sağlayamazsınız. Bunu TL’ye olan cazibeyi arttırarak sağlayabilirsiniz. O yüzden bununla ilgili cazibeyi arttırmak için atılmış adımları desteklemekle beraber; zorlayıcı, engelleyici, caydırıcı, korkutucu önlemlerin çok doğru olduğunu düşünmüyorum, bunlar ters tepecektir.

Sizce, bugünkü koşullarda TL’nin cazibesini arttırmak için alınan kararlar yeterli mi?
     Hayır, yeterli değil. Döviz mevduat tutmak yerine TL mevduat tutarsan bak böyle bir güzellik olur dediğimiz yerler doğru düşünceler ama yeterli olmuyor. TL cinsinden dış ticaret işlemlerini arttırmak çok iyi bir hareket. Ne kadar çok TL ile işlem o kadar çok döviz ihtiyacını azaltır ama bununla ilgili atılan adımlar genellikle zayıf.
     - Neden?
     Türkiye’de devlet genellikle imrendirici değil de korkutucu, caydırıcı bir tipte çalışıyor. Mesela mevzuat hazırlayan veya açıklama yapanların birkaç pazarlama hocasından falan ders alması lazım. Yasaktır vs diye göstereceğinize bunu yapmanız daha güzel olur, buralar daha özgür vs gibi kelimeler kullanılması lazım.  O yüzden devletin sürekli olarak vatandaşın gözünü korkutan tavırları hep beni güldürüyor, tebessüm ettiriyor. Sonuç da alamıyorsunuz bundan, her şey zaten ortada. ‘Dövizlerinizi TL’ye çevirin’ denildiği zaman çevrilmediği de ortada.
     Diyorum ki; TL’nin istikrar kazanması için hatırlı sayıda bir döviz rezervinin olması lazım. Döviz rezervi gerekliyken insanlara neden dövizi bozduruyorsunuz? Bir kenarda dursun. O yüzden bu atılan adımların ben caydırıcı tarafını değil de imrendirici tarafını destekliyorum.

Yeni Ekonomi Programı(YEP) açıklandı. Realist bir YEP ile karşı karşıyayız. Programa ilişkin ana hatlarıyla tespitlerinizi alabilir miyiz?
     Haklısınız. YEP, bence daha önceki programlara göre en büyük farklılığı 3+1 yılı içermesi. 2018’i geçip, 2019-2020-2021 planları yapılıyor.
Büyüme oranları bakımından mütevazı…“Koşar adım büyüyeceğiz, koşacağız” gibi şeyler söylemeyen ve hiç ulaşamayacağımız hedefleri merkezine koymayan, işsizlik ve enflasyon konusunda oldukça gerçekçi bir programla karşı karşıyayız.
     Bu çok alışılmış bir şey değil. Çünkü normalde orta vadeli planlar sürekli olarak ‘koş, yaşa’ falan hani gördünüz mü indireceğiz yükselteceğiz falan… Böyle bir şey değil. ‘Biz bu işi yavaş yavaş halledeceğiz’ diyor.
     Ben 2018-2019’u “rehabilitasyon”, 2020 yılını “ayağa kalkma”, 2021 yılını da “kalkınma öncelikli büyüme” dönemi olarak görüyorum. En azından plan öyle gözüküyor.

Planın hiç hatası yok mu?
     Planın 2 önemli hatası var. Bu hatalardan bir tanesi döviz kuru hedefi koymasa da planın yaprakları arasında rastladığımız bir gerçek var. O da TL cinsinden milli gelirle döviz cinsinden milli gelir senelere göre yan yana yazılmış. Bunları böldüğünüz zaman 2018 yılında 4,9 olarak çıkıyor kur. Bu zaten imkansız. 2019 yılında kur 5,6 çıkıyor. Yani şu anki durumla tasarrufu okuyucuya bırakıyorum. 2020 yılında dolar kuru 6 TL’ye çıkıyor. 2021 yılında ise 6,2.
     İngilizlerin bir lafı var, ‘Too good to be true’ diye… Yani birincisi zaten imkânsız. 2018 yılı imkansız, diğer senelerde olursa iyi olmuş tarzında yazılmış. Bu olmaz. Dolayısıyla bu programın ciddiyetini kaybetmemesi için bunun revize edilmesi lazım. ‘Bu hedefler çoktan tuttu, revize edin’ diye espri yapıyorum.
     YEP’in ikinci hatası; bunu inşallah bilerek yapmamışlardır. Faiz dışı fazla hedefleri çok küçük. Şöyle diyorlar,  “Tasarruf etmeyeceğiz. Biz söz verdiğimiz tasarruf miktarını bütçeyi büyüterek sağlayacağız.” Öyle bir şey olmaz. Türkiye’nin yeni borçla sadece eski borçları kapatabilecek duruma düşmemek için mutlaka faiz dışı fazlanın en aşağı yüzde 3 ile 5 arasında olması lazım. Dolayısıyla burada yüzde 1-1,5’luk yani yüzde 2’den küçük oranlar araştırmacıların kaşlarının kalkmasına sebep oluyor. Hani sen nerde tasarruf ediyordun? Fazlanın ne olduğunu okuyucular için söyleyeyim faiz ve borç ödemeleri hariç bir devletin bir kamunun gelir gider dengesinde cari gelir gider dengesinde yaratacağı fazla. Yani bakkalın borcu var ama karısına kürk almıyor kendisine de Ferrari almıyor bak disiplinli çocuk önceliklerini tespit etmiş keşke bu borcu almasaydı. Almasaydı aslında iyi durumdaydı demenin bir başka türlüsü. Orada yanlışlık var, inşallah sadece bir hatadır. Bilerek yapmışlarsa kötü diyorum.
     - Burada üçüncü bir başlığa girmek istiyorum. İşsizlik… Baktığınızda Müezzinoğlu döneminden itibaren bu kadar istihdam seferberliği ilan edildi. Demek ki bunlar meyvelerini vermemiş ki…
     Vermez, kayıt dışı bir istihdamı merkeze alan bir büyüme modeliyle yürümüştük. Onun cezasını şimdi çekiyoruz. Çünkü artık yapısal hale gelmiş bu sorun. İşsizliğin yüksek olmasının sebebi de kayıt dışı istihdamı TÜİK artık takip bile edemiyor. Bunun üstüne daralan ekonomi gelecek. Dolayısıyla işsizlik rakamının yüzde 9 buçuktan aşağı düşmesi zaten önümüzdeki 2-3 yıl mümkün değil. Bunu gerçekçi olarak kabul etmişler.
     - Burada da gerçekçi bir…
     Ben şaşırdım. Bravo, büyük cesaret. YEP, çok net bir şekilde ‘Size kan ve gözyaşı vaat ediyorum’ diyor.

Realiteye baktığımızda sahaya indiğimizde TÜİK’in takip edemediği, iş kurumunun takip edemediği rakamlarla karşı karşıyayız. Önümüzdeki dönemlerde bu işsizlik verilerinde daha büyük bir artış daha büyük bir sarmala mı girilecek?
     Yeterince büyük işsizlik verisi… Bundan da yükseği olmaz.

11’in üzerine çıkmaz mı diyorsunuz?
     Halk Bankası davasıyla ilgili kötü bir sonuç, bir anda küresel ekonomik iklimde meydana gelebilecek ve bizi şiddetle vuracak bir kriz olursa o zaman yüzde 13-14’lere varır. Ama şu an ki gidişatla, Türkiye kendi devinimini kendi yaratıyor. Yüzde 9’lar 8’lerin hal olduğunu kabine de kabul etmiş durumda öyle gözüküyor.
Belli ülkelerle ve belli pazarlarla döviz cinsinden ticaretin engellenmesi ve Türk Lirası ile yapılması konusunda girişimler var. Bu hedefler ne ölçüde realist?
Doların hâkimiyetini bununla yıkamazsınız, yıkmanız mümkün değil, komik olur.
     Örneğin; o işi Çin ile yapıyoruz. Çin Yuanı’nın dolara karşı değeri Türk lirasının dolara karşı değerine bakılıyor, arada dolara karşı değerlerden başka bir kabul ederseniz yapıyorsunuz ticaretinizi buna engel yok ki zaten. 1980’lerden beri TL zaten konvertibl bir para. Dünyanın her hangi bir yerinde değiş tokuş yapabiliyorsunuz buna bir engel yoktu, sadece rahat anlaşılır olsun diye ticaretin önemli bir kısmını dolar cinsinden yapıyoruz, Avrupa’ya olanının ciddi bir kısmını Euro üzerinden yapıyoruz. Bu önemli bir adım ama doların hâkimiyetini indirmek, onu bitirmek o adımlarla olmaz. Bunu iddia etmek biraz komik duruma düşürür bizi, yapmayalım bunu.

Avrupa ile ilişkileri tekrardan sıcak tutmak için girişimler olduğunu görüyoruz. Sizin de sohbetin başında bizim Avrupa pazarından vazgeçme gibi bir lüksümüz yok dediniz. Türkiye bu pazara yönelik önümüzdeki dönemde kendisine nasıl bir yol haritası belirlemeli?
     Şu an başımıza gelenlerin önemli bir kısmı çok net olarak söylüyorum algı ile alakalı. Yaşadıklarımızın sadece yüzde 40’ı teknik ve ekonomik. Türkiye Cumhuriyeti’nin algısını değiştirmek lazım.

Algıdaki sıkıntılar neler?
     Birincisi Cumhurbaşkanlığı sistemini kimse anlamadı. Yabancı korkuyor ve diyor ki, “Sizde hak adalet kalmamış.’  Bunun böyle olmadığını göstermemiz lazım. Dışarıdan bakılınca iyi gözükmüyor.  Zaten15 Temmuz’un alçakça saldırısının planlayıcıları yurt dışında menfi propagandaya devam ediyorlar. Bu menfi propagandaya yardımcı olacak şekilde Türkiye’nin yanlış anlaşılmasının sonucunu ortaya çıkaracak davranışlardan uzak durmak lazım.

Güven tazelemek mi gerekiyor?
     Tabii… Büyük Atatürk’ün dediklerini hatırlayalım. Diyor ki “Devlet sanata, spora, sosyal yaşantıya karışmaz” diyor. Bunların daha kaliteli hale gelmesi için rekabet ortamı yaratalım diyor. O yüzden medeni ölçütlere çıkmaktır bizim hedefimiz, geriye gitmek değildir, hak hukuk medeni standartlarda yukarıya doğru çıkmalıyız.  Evrensel kabul edilmiş standartlara göre bir anlayış ile konuşulmalı. Avrupalılar, Batılılar, hatta demokrasiyi yöneten başka ülkeler böyle şeylerden hoşlanmıyorlar.
     İkincisi, muhatabına sürekli bağıran, suçlayan, hiç bir meselede kendisine bir kabahat bulmayan bir yönetim anlayışını da kimse tasvip etmiyor. Dolayısıyla bunu da bırakmalıyız. Bizim Doğu’da bulabileceğimiz hiç bir şey yok, çünkü Doğu’da sakin akil halini kaybetmiş durumdalar. Güneşin doğudan yükseldiği yerde huşu içerisinde kendini evrenini dengesine bırakmış insanlar yok. Herkes uyansın. Japonlar bile kendi kültürlerini kaybetmek üzereler. Çinliler çoktan kaybettiler. Uzak Doğu’da, Orta Doğu’da, bize yarayacak tek şey ticaret. Ne Rusya ne Çin ne de Arap ülkeleri bizim dostumuz, müttefikimiz değil. Bunlar bizim ticaret partnerlerimizdir. Buna göre muamele etmemiz lazım.
     - Doğu da ticaret dedik... Peki, Batı…
     Batı bizim gerçekten ait olduğumuz yerdir.
     - Yönünüzü tekrardan batıya çevirmek istiyorsunuz.
     Tabii ki… Çünkü siz ne derseniz deyin, Batı’nın standartları, Doğu’dan her zaman daha yüksek olmuştur.
     - Şunu mu anlamalıyım... Doğu bizim ticaret, Batı ise vizyon partnerimiz diyebilir miyim?
     Batı da ticaret partnerimiz.  Madem esnafı düşünen bir kabinemiz var, o esnafı düşünen kabinemize esnaflığı bir hatırlatayım. Bir dükkânın yüzde 80 cirosunu yapan eski müşterileridir. Sen yeni müşteriyi memnun etmek için eski müşteriyi küstürecek şekilde etrafında pervane olursan, cirodan kaybedersin, sıkıntıya düşersin. Yeni müşteriler için eski müşterileri küstürdük. O yüzden Ebu Müslim Horasani’nin bir şiirini söyleyeceğim,
     “Öyle insanlar gördüm ki; ‘Dostlar bizdendir’ deyip uzak tuttular, düşmanlar dost olsun diye didindiler durdular, düşmanlar dost olmadı ama dostlar düşman oldu, her ikisi birleşince yenilmek mukadder oldu.”
     Biz bu kendi tarihimizden bile ders almıyoruz. Bunun için irili ufaklı 80’den fazla devalüasyon yaşanmış ülkede tek bir dolar Euro geliri olmayan firmalarımız 108 milyar dolar borç yapmışlar. Tarihi bilmedikleri için yapmışlar.

Milli üretim, katma değeri yüksek üretim vs... Bu kalıplar adı altında, gerek Sanayi Bakanlığı gerek KOSGEB bir sürü kuruluşun destek kredilerinin olduğunu görüyoruz. Bir taraftan rakamlara bakıyorum, bunlardan yararlanan firma sayılarımız son derece az. Türkiye bu konuda nerede hata yapıyor? Biz katma değerli üretim konusunda neden bu kadar geri kalıyoruz?
     Bunun birçok sebebi var.  Birincisi çok az okuyan, geçmişin bilgisini her zaman horlayan, bilimsel çalışmaktan hoşlanmayan, teferruattan uzak duran bir milletiz. Asla tembel değiliz ama kendi tarzımızda çalışmaktan hoşlanıyoruz. Bu da patinaj durumu getiriyor.
     Türkiye’de çok ciddi bir kavram karmaşası var. Katma değerli üretimin ne olduğunu bilmeden yorumda bulunuluyor. Katma değerin bir şeye göre tarifi yok.
Sen ciro yaratmakla karıştırıyorsun. Şimdi ciro yaratmakla katma değeri karıştırıyor. Bu arada büyüme ile kalkınmayı da birbirine karıştırıyoruz. Büyümeyi insanlar kalkınma yaratır sanıyor. Büyümüş ama kalkınamamış birçok insan var. Kalkınma başka bir şey.
     Dolayısıyla ülkede verilen teşvikler de bu kadar bilinçsizce hazırlanıyor ve çok veriliyor. Herkese teşvik verildiği için kimseye teşvik verilmemiş, adı üzerinde asimetrik bir büyüme modelidir, herkese verilmez.
     Hala şunu diyorum, sektörleri seçeceksin, bölgeye teşvik verilmez, yanlış. Bölgesel teşvik olmaz, sektörel teşvik olur. Özelinde de bazı önemli işleri yapan firmalara bu teşvikler verilir. Bu tip işleri yapmıyorsa sadece bir sektörde iştigal ediyor diye de kimseye teşvik verilmemeli.
     Dolayısıyla bu işleri bırakın, çok basit, yalın, rahat anlaşılabilir seçilmiş işleri yapan kişilere teşvik vereceksiniz.  Ekonomi Bakanlığı’nın bir iddiası vardı dünyanın en önemli markalarının ürettiği ve Türkiye’de hiç üretilmeyen muadili olmayan spor ayakkabılarını yüzde 50 ilave gümrük vergisi koyup Türkiye’deki deri ayakkabı sektörünü canlandırdığını iddia ediyordu.
     - Ama üretim modeli farklı…
     Niye diye soruyorum. Çünkü gençler lastik ayakkabı giyiyorlar, iskarpin ayakkabı giymiyorlar. Yahu niye giysinler? Çünkü tabanı yumuşak bununla spor da yapabiliyor, okula da gidebiliyor.
     Kardeşim sende bu kadar güzel yap ama yapamıyorsun. Ayakkabı yan sanayi kusura bakmasınlar oldukça kötü durumda. Dünya standartlarında değil. Ama sen bunları korumak için koruma duvarları koyuyorsun. Ama kime koyuyorsun. Hiç bu üretimle alakası olmayan son derece yüksek standartlarda bizim milli sporcu yetiştirmek için sağlıklı sporcu yetiştirmek için bize gereken malları üreten kişilere koyuyorsun. Kardeşim sen ne yaptığını bilmiyorsun.
     Aslında ben size bir şey söyleyeyim mi bu zamana kadar yine biz iyi geldik. Ya buraya kadar özellikle bürokrasinin yaptığı yanlışlara bugün görevlerinde bulunmayan bazı bakanlarımızın da ciddi destek vermesiyle ekonomimizde yüksek enflasyon, işsizlik vs. arttığı gibi, bir de gözle görülemeyen sporda sponsorluk, sporcu sağlığı ve diğer tesisleşmeyle alakalı birçok yerde de ciddi yanlışlar yaptık. Zarar verdik. Yani spora da zarar verdik. Topluma zarar verdik, sanayiye de zarar verdik. Biz bu şekilde şişman şirketler yarattık. İthalatı engelleyip ihracatı arttırdık diye doğru olmayan şeyler söyledik. O yüzden YEP bütün bu gerçekleri görmüş ona göre planını yapmış durumda. Şimdi tabi hesap da sormak lazım.

Ticaret savaşlarında önümüzdeki dönemde hangi sektörler kritik önem taşıyor?
     Hammadde üzerinde ciddi bir kavga başlayacak. Her türlü emtia artık ticaret savaşının konusudur. Başta demir-çelik olmak üzere… Ticaret savaşı sadece buzdolabı ile olmaz. Ticaret savaşı sadece otomobille de olmaz. Bu da palavra. Yani nihai ürünle ticaret savaşı olmaz. Ticaret savaşı nihai ürünü hammaddelerle ara mallar ile olacak ve herkes kendini hazır etsin.

Blockchain konusunda ne konumdayız?
     Blockchain konusunda biz daha işin A, B, C’sindeyiz. Bu sisteminin çok gerisindeyiz. Bu sistemin ne olduğunu tam anlamadık. Halbuki Blockchain sadece kripto para değil aslında kimlik kartı gibi kullanılacak bir şey. Kocaman bir cüzdan.
     Biz anlamadığımız şeyi eleştirmeye bayılıyoruz. Anladın mı diyorum anlamadım diyor. O zaman niye eleştiriyorsun diyorum susuyor. Bazen de bir şeye çok destek veriyorlar anladın mı da destek veriyorsun diyorum. Cevap veremiyorlar. Konu bu. Anlamadığımız şeylere karşı anlamsız tepki veren bir toplumuz bu da eğitimle yok olacak. Blockchain büyük ihtimalle bu eğitimi hızlandıracak.

Genç işadamlarına önümüzdeki döneme ilişkin tavsiyeniz ne olur?
     Geçmişin tecrübelerinden uzak durmasınlar. Büyüklerin, babaların, annelerin, ablaların, ağabeylerin tecrübeleri önemli. Sonuçta binlerce yıl önce söylenen cümleler bugün de geçerli. Ancak teknoloji de çok önemli. Teknolojiye kendilerini kapatamazlar. Teknolojik alt yapısı olmayan bir kişinin 21.yüzyılda hayatta kalabileceğine inanmıyorum.

Yatırımlar ve büyüme odaklı baktığımızda bazen krizler fırsata dönebiliyor. Bu dönemde nasıl bir politika izlesinler?
     Çince’de kriz fırsat demekmiş. Her zaman yatırım için uygun zamandır. Yeter ki yettiği kadar zeka, yettiği kadar yürek, yeteri kadar para olsun. Bunlardan bir tanesi eksik olduğu zaman hiçbir dönemde iş yapamazsınız. Dolayısıyla zekanın, cesaretinin ve kaynağının yan yana gelmesi lazım ki herhangi bir ortamda yatırım yapabilesiniz.

“Egeli, Egeli’liğinin kıymetini bilsin”
     Bütün Türkiye, Ege gibi olmalı. Ege’yi örnek almalı. Egeli Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi ancak zeybek oynarken diz çöker. O yüzden bu krizde de diz çökmeyelim. Ege, Milli Mücadele’nin en sert geçtiği yerlerden bir tanesi. Ege, Mustafa Kemal Paşa’nın göz bebeği. İktisat Kongresi’nde devletin nasıl yönetileceğini açıkladığı yer Ege. Egeli kendi kıymetinin farkında mı? Egeli kendini eleştirmeyi çok sever, çok eleştirir.

Bitti...

 


+ Benzer Haberler
» “Ticari savaşların kazananı olmaz”
» 10 soruda dünya ticaret savaşı...
» Çin-ABD hattınde gerilim yüksek
» Bu savaşın kazananı kaybedeni kim olur?


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 15.11.2019
  Ticaret 14.11.2019
  Ticaret 13.11.2019
  Ticaret 12.11.2019
  Ticaret 11.11.2019
  Ticaret 09.11.2019
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni