• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  SOHBETLER  |  FİNANS  |  İHALELER  |  BORSALAR  |  RESMİ GAZETE

Çiftçi toprağına yabancılaştı

08 Nisan 2021 Perşembe 00:00
12
14
16
18

Üretimde kamu ayağının devre dışı kaldığı sözleşmeli üretim modeli, çiftçinin mağduriyetine yol açıyor
Çiftçi toprağına yabancılaştı

   ► 2020 üretim sezonunda sözleşmeli olarak üretilen sanayi tipi domateste yaşanan sorunlar, sözleşmeye yazılan fiyatın altında ürün alımları, Türkiye’de sözleşmeli üretim modelinin sağlıklı bir şekilde işlemediğini kanıtlıyor.

           SEZA NUR DEMİRPARMAK      
     Sözleşmeli üretim modeli, tarım sektörünü ikiye bölüyor. Bir taraf sözleşmeli üretimi tarımda bir çıkış yolu olarak görürken, diğer taraf ise tarımda bir yıkım süreci yaratacağını savunuyor. 1990’lı yıllarda Türkiye’de yaygınlaşmaya başlayan sözleşmeli üretim modeli, üretici ile alıcı arasında; hangi ürünün ne kadar üretileceği, zaman, yer ve fiyat ile ilgili bir satış taahhüdünü içeren bir anlaşma türü olarak karşımıza çıkıyor. Üretimde kamu ayağının tamamen devre dışı kaldığı, küçük çiftçi ile çok uluslu şirketlerin taraf olduğu bir yapıya dönüşen model, küçük çiftçinin mağduriyetine yol açarken, tarımsal üretimde planlamanın önünü kesiyor. Patateste tanzim satışları yapıldıktan sonra ertesi yıl fazla üretildiği için tarlada kalan ürünler, 2020 üretim sezonunda sözleşmeli olarak üretilen sanayi tipi domateste yaşanan sorunlar, sözleşmeye yazılan fiyatın altında ürün alımları ülkemizde sözleşmeli üretim modelinin sağlıklı bir şekilde işlemediğini kanıtlıyor.
     Uygulanan tarım politikalarıyla tarımın şirketleştirildiğini söyleyen Çiftçiler Sendikası (Çiftçi-Sen) Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, “Şirketler, çiftçiye verdikleri tohumun, tarlaya ne zaman atılacağını, ne zaman hangi ilacı kullanacağını ve hasat zamanını belirliyor. Çiftçilik bilgileri giderek değersizleştiriliyor ve çiftçiler kendi topraklarında ürettikleri ürüne yabancılaşarak işçileşiyor” dedi.

“Uygulanan politikalarla tarım şirketleştirildi”
     Uygulanan tarım politikalarıyla tarımın şirketleştirildiğini ifade eden Erdem, “Endüstriyel tarımla beraber tarım daha çok şirketleştiriliyor, çiftçiler daha fazla topraklarından kopmak zorunda kalıyor. Çiftçiler borçlandıkça üretemez duruma düştükleri için şirketlere sözleşmeli üreticilikle bağlanıyor. Geldiğimiz noktada çiftçi kendi tarlasına hangi ürün çeşidini ekeceğini bile bilmiyor. Nasıl para kazanacaksa o yönde sözleşmeli üreticilik yapıyor. Şirketler, çiftçiye verdikleri tohumun, tarlaya ne zaman atılacağını, ne zaman hangi ilacı kullanacağını ve hasat zamanını belirliyor. Çiftçilik bilgileri giderek değersizleştiriliyor ve çiftçiler kendi topraklarında ürettikleri ürüne yabancılaşarak işçileşiyor” diye konuştu.
     1980 yılından itibaren liberal politikaların uygulanmasıyla devletin tarımdan çekildiğini söyleyen Erdem, “1980’den itibaren, öncesinde kurulan tüm devlet kurumları kaldırıldı. Çiftçiler şirketlerle baş başa kaldı. Devletin olmadığı, çiftçilerin desteklenmediği bir pozisyonda çiftçiler ürettikçe borçlanıyor. Geleneksel ve stratejik ürünlerimiz yok oldu. Bunun yerine şirketlerin belirlediği tohumlarla ürün desenimiz değişiyor. Ürün deseni, şirketler hangi ürünü istiyorlarsa onun üzerinden oluşturuluyor. Tarımda yaşanan, çiftçilerin topraklarını terk etmek zorunda kalmalarının asıl nedeni bu” diye konuştu. Tüm dünyada tarımın doğal döngüsünün bozulduğunu ifade eden Erdem, “Tarlalar fabrika gibi girdilerin girdiği, çıktıların alındığı üstü açık fabrikalara dönüşüyor. Böyle bir tarım tarzına yer küre de dayanamıyor. Küresel ısınma, iklim değişikliği, kuraklıkla bunu belli ediyor” dedi.

“Gıda üreticileri kentlerde gıdaya muhtaç oldu”
     2012 yılında çıkartılan Büyükşehir Belediyesi Yasasıyla beraber köylerin mahalle haline geldiğini hatırlatan Erdem, “Yasayla köylerin bütün tüzel kişilikleri ortadan kaldırıldı. Tüzel kişilikleriyle beraber mal varlıkları da ellerinden alındı. Köyler mahalleye, meraları otlaklara dönüştü. Belediyelerin eline geçti onlarda inşaata madenciliğe açmaya başladı. Köyde oturmanın cazipliği ortadan kalktı. Köyün yaşayabilmesi için esas olan köyde yaşayanların kendi geçimlerini sağlayabilecekleri üretimleri yapabilmeleriydi. Bunu yapabilmelerine engel olan politikalar dayatıldı. Köylerde yaşayan insanlar kentlere göç etti. Gıda üreticileri kentlerde gıdaya muhtaç oldu. Bunu değiştirebilmek için kamu politikalarının değişmesi gerekiyor. Çiftçiler geçimlerini sağlayacak biçimde desteklenmedikleri sürece onları köylerde tutabilmek mümkün değil. Geçimlerini sağlayamayınca gençler de köyleri boşaltıyor. Tarım yapan insanların yaşları 55’in yukarısına çıktı. Bu durum geleceğimiz için çok büyük bir tehdit oluşturuyor” şeklinde konuştu.
     2018 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde kabul edilen Köylü Hakları Beyannamesi Türkiye’de hayata geçirilmesi gerektiğini aktaran Erdem, “Beyannameye uygun düzenlememler yapılırsa yaşanan tüm problemler ortadan kalkacak. Her çiftçi kendi tohumuyla, temiz toprağında, temiz suya ulaşma hakkına sahip. Biz bunu sağlayabilirsek hem sağlıklı gıdaya ulaşırız hem de ithalata bağımlı hale gelmekten kurtuluruz” ifadelerinde bulundu.

“18 yılda 800 bin çiftçi tarımdan çekildi”
     Türkiye’deki çiftçi sayısında 18 yılda yüzde 15 oranında düşüş olduğunu ifade eden TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Türk, “2002 yılında 2 milyon 600 bin olan çiftçi sayısı 2020 yılında 1 milyon 800 bine düştü. 18 yılda 800 bin çiftçi tarımdan çekildi” dedi. Çiftçinin 50 yılda üreterek kazanacağını sanayiye dönerek ya da toprağını imara açarak bir yılda kazanacağını düşünerek tarımdan çekildiğini ifade eden Türk, “Çiftçilerimizin ve Türkiye’deki tarımın mutlaka para kazanması gerekiyor. Bunun için yapılması gerekenlerden ilki kamusal politikalara yönelmek. Tarımda neoliberal tarım politikalarıyla devam edilmemeli, küresel şirketlerin amaçları düşük fiyattan hammaddeyi almak ve maksimum fiyata satmak oluyor. Düşük fiyattan hammaddeyi almak çiftçiye para kazandırmamak, emeğinin ve maliyetlerini vermemek demek. Ek olarak tüketicinin en yüksek fiyattan ulaşması demek” dedi.
     “Tarım ürünlerinde fiyat artışı olduğunda ithalat sopasını ortaya çıkartıyoruz” diyen Türk, “Fiyatı yükselen ürünü ithal ederek fiyatı düşürmeye çalışıyoruz. Pandemi döneminde bazı ürünleri ithal edemedik. Çünkü bütün ülkeler önce kendi halkını beslemeye çalıştı. İstediğiniz kadar paranız olsun üretemedikten sonra ürün bulamayacaksınız. Üretim için de çiftçinin tarımdan uzaklaşmaması gerekiyor. Uzaklaşmaması için de girdi maliyetlerini azaltmak gerekiyor. Dışa bağımlılığımız çok yüksek. Mazotta, gübrede, ilaçta, tohumda dışa bağımlıyız. Bu nedenle girdi fiyatlarımız çok yüksek” diye konuştu.

“Gerçek bir milli tarım seferberliği gerekiyor”
     Trımda üretim planlaması yapılması gerektiğini ifade eden Türk, “Öncelikle arazi kullanım planlaması yapılması şart. Arazi varlığımızı net olarak ortaya koyup, ardından üretim planlamamızı yapıp, hangi ürünü ne kadar üreteceğimizi ortaya koymamız gerekiyor. Bir yıl patates bulamadık tanzim satışlarda patates soğan sattık, ertesi yıl patates soğan tarlada kaldı. Geçen sene fazla üretildiği için depolarda halen daha patates var. Bu nedenle firmalar bu sene sözleşme yapmıyor. Ancak önümüzdeki yıl yine patates sıkıntısı yaşayabiliriz çünkü üretim düştü. Bu planlamanın devlet tarafından yapılıp, çiftçinin Tarım Bakanlığı tarafından yönlendirilmesi gerekiyor” ifadelerinde bulundu.  
     Pandemi ile birlikte tarımın önemini tüm dünyanın anladığını belirten Türk, “Önemli olan nokta bunun aksiyonun alınması ve planlamaların yapılması. Tekrar planlamanın yapılmasını ve tekrar kendi kendimize yeter duruma gelinmesini istiyoruz. Topraklarımız da yeterli, çiftçimiz de teknolojimiz de var, ürün yetiştirme potansiyelimiz de bilgimiz de var. Kamucu yaklaşımlara geçmediğimiz takdirde daha çok ürün ve iklim krizini, ithal tohumları, girdi maliyetlerin yüksekliğini daha çok konuşuruz. Gelecekteki savaşların gıda ve su üzerinden çıkacağı ön görülüyor. Gıda egemenliği çok önemli. Gıda egemenliğinin yanı sıra gıda güvenilirliği de çok önemli. Kendi gıda egemenliğimizi sağlayıp halkımıza güvenilir ve kesintisiz bir gıdayı sunmamız gerekiyor. Bu da ancak gerçek bir milli tarım seferberliğiyle mümkün olur” dedi.

“Sözleşmeli üretim, tarımının kurtuluşu değil”
     Sözleşmeli üretimin Türk tarımının kurtuluşu olarak görüldüğünü, bunun yanlış bir bakış açısı olduğunu dile getiren Türk, “Sözleşmeli tarımla şirketler, sezon başında çiftçiden alacağı ürünün hem fiyatını hem de miktarını bağlıyor. Çiftçi şu kadar üretiyorum şu kadar TL’den satacağım diye düşünüyor. Ancak hava koşulları ya da iklimsel değişikliklerden kaynaklanan olumsuzluklar çiftçiye yükleniyor. Bazı sözleşmelerde girdi desteği var ama sezon sonunda fiyatlardan kesiliyor. Bu taraftan da sezon sonunda firmalar ürünü düşük fiyattan alıyor. Çiftçi kendi tarlasında işçileşiyor. Üretim yapıyor ama firmanın işçisi oluyor. Çiftçi tarlayı kendisi sağlıyor, üretimi kendisi yapıyor, bütün riski kendisi alıyor. Sonrasında firmalar sözleşmeye uymayabiliyor çünkü kontrol mekanizması söz konusu değil. Özel sektörle çiftçi arasında güç farklılıkları var. Bir yanda örgütsüz ve tekil bir çiftçi, diğer yanda piyasadaki birçok büyük firma var” dedi.

“1 santimetre toprak 100-1000 yıl arasında oluşuyor”
     Türkiye’de tarım alanlarının azaldığını ifade eden Türk, “Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ekilebilir tarım alanlarının sonuna geldik. Tarım arazileri üzerinde hem kentleşmenin hem de sanayileşmenin ciddi bir baskısı var. Bu baskının sonucu olarak tarım alanlarında sürekli bir daralma yaşanıyor. Son 16 yılda tarım alanlarımızın yüzde 13’ünü kaybettik, tarım toprakları üretimden uzaklaştı. Son 16 yılda 3 buçuk milyon hektar tarım arazimizi kaybettik, üretimden uzaklaştık. Bunun bir miktarı çiftçilerin tarımdan çekilmesi, bir miktarı da tarım alanlarının kentleşme ve sanayiye dönmesi nedeniyle oluştu. Tarım alanlarının artırılması mümkün değil. 1 santimetre kalınlığındaki toprak 100-1000 yıl arasında oluşuyor. Toprak laboratuvarda elde edilemiyor yani yenilenemeyen bir doğal kaynak. Tarım alanları sanayi şirketlerine ya da konuta açıldığında bir binadan alabileceğiniz maksimum ekonomik ömür 80 yıl olur. Ama toprağın ekonomik ömrü binlerce yıl devam ediyor” diye konuştu.


+ Benzer Haberler
» “İhracatta fiyat birlikteliği dijital platformla sağlanabilir”
» “Hurma talebi geçen yılın üzerinde gerçekleşti”
» Gayrimenkulde faiz indirimi talebi
» Kitapçılar internetten satışı sevdi
» Kemeraltı esnafı Ramazan alışverişine bekliyor
» “Kuyumcular, ana sermayesini harcamaya başladı”
» Kantinlerin açılması maliyet yükü getirdi
» Esnafta kısıtlama endişesi
» “Düğün salonları yarı kapasiteyle çalışmalı”
» Kahverengi kokarcaya karşı ‘Samuray arıcığı’


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 23.04.2021
  Ticaret 22.04.2021
  Ticaret 21.04.2021
  Ticaret 20.04.2021
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni